4 Aralık 2012 Salı

baş ağrısı

   gözlerim yanıyor. bazen insan aklından geçenleri ne kadar yapmak istese de yapamıyor, imla kurallarına uymak gibi bir şey bu. kimi zaman hep siyah giymek istersin ya, hani eminim senin de aklından geçmiştir işte onun gibi, ekmeğe zam gelmesi ama gramajının artması gibi, kum yığınından bir kum tanesi eksilse de kum yığınının kum yığını olmaya devam etmesi gibi, anaerkil yunus sürüleri gibi, sigara paketlerinin fotoğraflı yüzünü görmek istememem gibi. çok mu anlamsız geldi sana bunlar? önemli değil. çünkü bazı sabahlar uyandığımda nerede olduğumu hatırlamam biraz zaman alıyor. zaten demişlerdi bunu bana ama ben söylenenlere inanmam, kafamın içindekiler daha gerçek geliyor.
   bazen gözlerimin yanma sebebi görmek istememeleri oluyor, çünkü bazen yaşanmayan şeyleri gördüğüme yemin edebilecek kadar başka evrenleri paylaşıyoruz gözlerimle. ve bazen herhangi bir sistemde herhangi bir değeri olmayan bir ağırlık çöküyor kalbime ki bunu anlatmak için yeni bir matematik sistemi kurmak lazım. kuramaz mıyım? kesin kurarım...
   en son görüştüğümüzde insanlar o kadar gereksiz geldi ki bana inan kendimden utandım, ben böyle şeyleri bu kadar büyütmezdim. peki hiç üç sayısı üzerine düşündünüz mü? veya ne kadar az kitap okuduğunuz üzerine? nedir bu şimdi ağlatacak mısınız beni? üstelik iyi bir insan olduğuma inancım kalmadı. sabahları uyandığımda nerede olduğumu bildiğim zamanlar da kim olduğumu düşünürüm bir süre. sonra bütün gün, sonra bütün yaz sonra bütün kış ve bir hayat böyle geçecek. yine de bir takım hayallerin gerçek olması için bir takım insanların yoo bir insanın gerçek olması lazım.
   gerçek dediğimiz şeyi kendi kafamızdan geçirip kendi gerçeğimiz yapmıyor muyuz? benim gerçeğim senin gerçeğinle ne kadar örtüşür ki?

18 Kasım 2012 Pazar

there is a light that never goes out

   birkaç ay önce sighthill'deki bir partiden wester halies'deki başka bir partiye yürürken nicola onunla konuşmaya başlamıştı. gruptan ayrılıp güzel güzel sohbet ediyorlardı. nicola konuşmaya gayet istekli görünüyordu. hatta spud'ın ağzından çıkan her sözcüğü can kulağıyla dinliyordu. spud partinin verildiği yere hiçbir zaman varmamayı, sonsuza dek nicola'yla yürüyüp sohbet etmeyi dilemişti. sonra altgeçite girmişlerdi ve spud kolunu nicola'nın omzuna atması gerektiğini düşünmüştü. smiths'in o çok sevdiği 'hiç sönmeyen bir ışık var*' şarkısından bir bölüm gelmişti aklına:
   ve karanlık altgeçitte
   tanrım, diye düşündüm, işte beklediğim fırsat
   ama tuhaf bir korku sardı beni
   ve soramadım işte
   morrissey'in hüzünlü sesi duygularını özetliyordu. kolunu nichola'nın omzuna atmadı, ondan sonra da onunla konuşmaya eskisi kadar hevesli olmadı. onun yerine rents ve matty'yle yatak odasına çekilip iğne çakmış, nichola'yla işi pişirip pişirmeyeceğini düşünmenin gerginliğinden arınmış olarak özgürlüğün tadını çıkarttı.

*http://www.youtube.com/watch?v=INgXzChwipY


trainspotting sayfa273



.

16 Kasım 2012 Cuma

teşekkürler lütfen

   iki şey çok kolay, biri yalan söylemek ikincisi inanmak. inanmak konusunda hiç sorun yaşamıyorum ama sınavdaki en kolay soruyu yapamamak gibi ben de yalan söyleyemiyorum. ne yalan söyleyeyim sayın okuyucu içim sıkılıyor her nefeste duvarlar biraz daha yaklaşıp uzaklaşıyor, renkler soluyor. sanki hayatı sepya gösteren gözlüklerimi takmışım gibi her yer biraz daha hüzün doluyor, damla damla yağan yağmur ıslatmıyor, rüzgar üşütmüyor, bazen söylenenleri duymuyorum.
   ne kadar çok freud okursam o kadar anlamıyorum, berbat bir yorumlama tarzım var. bana uzaktan bakan birinin hakkımda her şeyi anlaması öyle kolay ki. dudaklarımı kapasam, gözlerimi kaçırsam bile ellerimi tutamıyorum. yazmak da benim güçsüz yanım. kelimeler her şeyi mahvediyor. inan hakkında hiç bir şey bilmiyorum. bilmek de istemiyorum, ne kadar çok şey bilebilirim? daha ne kadar inanmaya devam edeyim?
   ben kendime iyi davranmıyorum sana nasıl iyi olayım? tek bir fobim bile yok. hiç bir şeyden kaçmıyorum, hiçbiri beni yeteri kadar korkutmuyor; modern dünya beni, bizi öyle iyi koruyor ki gerçekten korkmuyoruz bile. gerçekten korkmaya ihtiyacım var. her seferinde yeni bir çıkış yaratmak zorunda mıyım? bir kere de kapalı kalayım bir kere de kendimle yüzleşeyim. müziğimiz olmasın, kalem, kağıt, fotoğraf makinesi, kitap hiç biri olmasın. çünkü seni sadece seni düşünmediğim zamanlar düşünebiliyorum. (bu arada bu da şarkınız http://www.youtube.com/watch?v=pKd06s1LNik)
   yalnızlıkla ilgili söyleyebileceklerimiz kadar yalnızız işte. içinde olduğumuz ve kendimizi ifade edebileceğimiz tek durum yalnızlık. kendi içinde hapsolan insan yine sadece çıkış yolu aramak için kendi içinde geziyor ve bu yolculuğun tamamı gibi sonu da yalnızlık. yani biri tutup bizi silkelese patır kütür yalnızlık dökülür ceplerimizden ve buna rağmen yalnızlığımız hiç eksilmiyor.
   hadi hepimiz birbirimize küçükken çıktığımız ağaçları, kuzenimizle yediğimiz haltları, babamızdan işittiğimiz azarları, aslında ilk tercih olarak makine mühendisliği yazacak olmamızı, en sevdiğimiz çizgi filmi anlatalım ve buna iletişim diyelim. kusura bakmayın ama hiç iletişemiyoruz. hemde hiç. buna rağmen ömrümüz yettiğince birbirimize kendimizi anlatıp kendimiz dinleyeceğiz.
   doğduğumuzdan beri sahip olduğumuz tek hak ölmek.


he looks like the real thing. 
he tastes like the real thing, 
my fake plastic love.


12 Kasım 2012 Pazartesi

konuşmamalıyız

   çok çeşit insan var ve beni çok yoruyorlar bu yüzden çok nadiren başkasının yerinde olup dünyaya o nasıl bakıyor diye merak ediyorum. ama kimi zaman öyle çok merak ediyorum ki facebook da başkasının gözünden gör fasafisosunu kullanıyorum. neden orada başkasının gözünden gör... yazıyor diye de merak etmiyor değilim. üç nokta neden var? herkes orayı başka tamamlıyor demek. başkasının gözünden gör ve ne kadar adi bir pislik olduğunu anla, başkasının gözünden gör ve nasıl sefil bir hayatın olduğunu anla, başkasının gözünden gör ve ne kadar sevildiğini anla...
   buralar ne kadar yalansa başkasının gözünden kendini de o kadar yalan görüyorsun. sanırım ben başkasının gözünden de kıvırcık görünüyorum o kadar.  http://www.youtube.com/watch?v=fyomdpX4cK4

   ikidir tanımak, tanışmakla ilgili yazıyorum bu da üç olsun; tanışmaya değil konuşmaya çalışsak? hem belki daha güzel vakit geçiririz. ayrıca son sosyalleşme denememden de başarısız ayrıldığıma göre eski köşelerimden birine çekilip bir iki kitap daha bitiririm belki. zaten gözlerimiz bu kadar kapalıyken en fazla kitapları görebiliyoruz, çünkü gizli gizli en sevdiğimiz kısımları baştan okuyabiliyoruz. hayatın tam tersine.
   ve göreceklerimiz asla bitmeyeceği için yaşadığımız her an sonsuz olduğu için ve en çok da sonsuzluktan korktuğumuz için yaşanılan andan öyle hızlı kaçıyoruz ki aslında hep gelecekte yaşıyoruz. selam benimle anı paylaşır mısın? hayır mı... pekala.

   ama yere dökülen kırıntılar elbet ayağına yapışacak, bu yüzden hiç endişelenmiyorum. bu arada bana öyle bir durum söyleyin ki bir beatles şarkısıyla anlatılamasın. bence de yok. bir de hangi ülkenin nerede olduğunu bilmeden, önünde hangi iklimin olduğunu bilmeden yolculuk yapmak güzel olurdu bak bu şimdi aklıma geldi. biraz daha akışkanlar mekaniği çalışmamak için şimdilik bu kadar serbest çağrışabildim sayın okuyucu.


9 Kasım 2012 Cuma

hani hızlı yaşayıp genç ölecektik?

   işte o dediğin hiç olmayacak, önce birbirimizi tanımalıyız değil mi?  sonra daha kırlarda koşup sarılmalıyız ama kimse terleyeceğimizi hesaba katmıyor. tanışmalar zaten yeteri kadar saçma günümüz dünyasında. gelecekte daha da saçma olacak, çok geçmeden tanışalım.

   çok mu geç?