flickr.com/photos/belmasebil/

30 Mart 2015 Pazartesi

apartman

bölüm 1: aşk hikayesi

iş çıkışı kiralık arabayla yollarını bilmedikleri tarlabaşından dolapdereye, oradan da taksim meydanına çıkmaya çalışırken kayboldukları caddelerden birinde aşık oldu kız. tüm cephesi ahşap olan dev bir bina gördü arabanın camından. mesleki deformasyon deniyor olmalı buna, yürürken binalara bakmaktan ayakkabıları çabuk eskirdi zaten. deforme algılar ve ayakkabıların hisler üzerindeki etkisi uzun sürebiliyor. ve bir ay sonra kiralık ev bakarken yolu yine aynı yere düştü. halk arasında buna ikinci cemre deniyor.

bölüm 2: ikinci cemre

ikinci yeni istediği kadar kadıköy koksun istanbulda beyoğlundan daha güzel ilçe yoktur. ve benzer bir kesinlikle ikinci cemre kalbe düştükten sonra insanın işi zordur. artık kurtuluşu olmadığını fark eden kahramanımız da araştırmaya başladı. modern çağın ışıklı kütüphanelerinde aydınlanırken bu sefer onu görmek için gitmeye karar verdi elmadağ caddesine. iş çıkışı hızlı adımlarla yürüdü, yine de hava kararmaya başlamıştı arif paşa apartmanına vardığında. ah hala ilk gördüğü anki kadar heyecan vericiydi. demir kapısı açık avluya girdi hemencecik. zamanında kim bilir kimlerin ekmek teknesi olan küçük dükkanları vardı binanın avluya bakan iç kısmının. hepsinin içine baktı camlarından, hepsi için ayrı ayrı hayal kurdu. sırayla birinden kumaş birinden parfüm diğerinden şapka aldı hayalinde. sonra kafasını kaldırıp her pencere ve her balkona tek tek baktı. ne çok hayal ve ne çok hayal edilemez yaşam vardı burada. ve şimdi hepsi dirilmeyi bekleyen 120 yıllık bir ölü gibi soğuk ve heyecan vericiydi. solda tam da olması gerektiği gibi tepesinde cılız bir ışık yanan demir kapıya yaklaştı. dış kapıyı açtı, iç kapı kitliydi, kapı zillerinde 1 2 3 4... yazıyordu. kirli camdan içeriyi görmeye çalıştı ama belli belirsiz merdivenler dışında bir şey göremedi. dakikalarca avluda bekledi, her taşı inceledi, her bitkiyi ve her köşeyi -özellikle köşeleri- . avludan çıkıp apartmanın diğer girişlerini kontrol etmek için ahşap kaplı cephenin olduğu sokağa döndü. ışığı yanan tek daire 1. kattaydı. oraya bakmaktan alamıyordu kendini, içeriyi düşünmekten. aniden dairenin camından birisi sokağa baktı ve yine aniden içeri girdi. kendini öylesine suçlu hissetti ki sanki oraya arif paşa için değil de sadece hemen binanın altındaki kafeye oturmaya gelmiş gibi davrandı. oysa artık kimse izlemiyordu ama yine de oturup bir çay söyledi.





bölüm 3 : bad trip

çay biter bitmez kalkıp yeniden avluya döndü. hava iyice karardığından binada birkaç ışık daha yanmıştı. koskoca bir gecekondu gibi görünüyordu yapı. avludan çıkıp son şansı olarak arka sokakta bir kapı olup olmadığına bakmaya gitti. kapı vardı, üstelik üstünde binanın asıl adı sarıcazade abdullah & osman bey apartmanı yazıyordu -aslında yazıyı tam okumamıştı bile- hızlıca çift kanatlı dev metal kapıyı zorladı. kapı açılır gibi aralanıyor ama her seferinde kilide takılıyordu. öyle çok zorlamış olmalı ki yandaki çay ocağından -aslında oranın ne olduğuna bakmadı bile- bir adam gelip, durun ben açayım kapıyı deyip anahtarı deliğe sokup çevirdi. ben sadece içeriyi merak ettim dedi kız. adam da istersen asansörle 6. kata çıkabilirsin dedi. kız teşekkür edip içeri daldı. kapı kapandıktan sonra artık istanbulda değiliz! ya da artık istanbuldayız. içerisi buram buram esrar kokuyordu. giriş katına bakan pencerelerin sıkı sıkı örtülmüş perdeleri ardından konuşma sesleri geliyordu. olabildiğince sessizce asansöre -ki gördüğü en eski asansördü- yaklaşıp metal dış kapıyı çekti. arkasını dönüp posta kutularını, cılız sarı ışığı, örümceklere ağ yapmaya yer bırakmayan telefon kablolarını inceledi. derin bir nefes çekip yanındakine uzattı. geri asansöre dönüp içeri girdi. metal kapıyı kapattıktan sonra içteki ahşap kapıyı kilitleyip en üst katın üzerinde 6 yazan düğmesine bastı. o ana kadar bozmadığı sessizlik büyük bir gürültüyle bozuldu. zemini sallanarak, halatları titreyerek, her katta gıcırdayarak yavaşça yükseldi. yükseldikçe gördüğü katlara hayretle baktı. her kapıyı her ayrıntıyı doya doya kaydediyordu belleğine. sanki ölü bir bedenin içindeki gizli yaşamı keşfediyordu. bu yaşadığı en iyi yükselişti ve en iyilerinin düşüşü de olur biliyordu. o sırada aklına, neden 6. kata çıktığı sorusu düştü. ya adam onu oraya bilerek gönderdiyse?





bölüm 4 : edgar allan poe

daha önce hiç hissetmediği kadar tuhaf bir korku hissetti. panikle üzerinde 5 yazan düğmeye bastı ama eski asansör yine de en üst kata kadar çıktı. asansörün kapısını açmadan dışarıyı inceledi. sanki korkuyu hissetmiyor daha çok korkunun içinde düşüyor gibiydi. dışarıda hiç bir hareket yoktu, sadece koyu bir sessizlik. diğer katlardan farklı olarak apartmanın içine buzlu camlardan yapılmış bir bölme vardı. içeride ışık yanıyor ama hiç ses gelmiyordu. asansörden çıktı, kapıları kapatır kapatmaz asansör yeniden aşağı doğru hareket etti. hızlıca merdivenlerden inmeye başladı. alt katlarda kimi zaman dairelerden gelen belirsiz sesler duyuluyordu. korku ve merak içinde etrafa bakarken asansörün sesi artık sessizliğin bir parçası olmuş olmalı ki yeniden yukarı çıktığını fark etmedi. yanından geçen asansörün içinde bir erkeğin sırtını gördü. genç adam apartmanda birinin olduğunu belki hiç anlamadı belki de hiç umursamadı. arkasından seslenmek istedi ama ağzını açar açmaz korku içine doldu. eskisinden daha hızlı merdivenlerden inip giriş katına geldiğinde biraz daha sakinleşti ve merdivenlerin avluya bakan penceresinden dışarıyı izledi. bir an önce dışarı çıkmak istiyordu ama çıkınca da geri içeri girmek isteyeceğini biliyordu. her gün buna yakın bir açıdan avluya bakmanın hayalini kurdu. pencerenin önündeki paslı çocuk bisikletinden gözlerini alıp dış kapıya yöneldiğinde; apartman girişine bakan camlı daireden bir adam çıktı. kıza dönüp, yardımcı olabilir miyim dedi. ben sadece içeriyi merak ettim dedi kız. adam da tamam ama fotoğraf çekmek yasak dedi. kız, esrar içmek de yasak dedi.




26 Temmuz 2014 Cumartesi

a perfect day for bananafish

   selam çocuklar, temmuz sonu 2014 istanbuldan yazıyorum. saatlerdir zeki müren dinliyorum ve şarkıların isimleri şu şekilde; sûznâk sengin semai şarkı, kürdilihicazâr aksak şarkı, hicazkâr aksak şarkı, nihavend curcuna şarkı... müzik muazzam bir şey bunun üzerine diyecek başka bir şeyim yok.

   son günlerde hayat kalitemi sıfıra indiren aşırı sıcak bir hava var ve ben her an bir tekneyle dünya turuna çıkma kararı verebilirim. işte bu yüzden tam salinger okumalık zamanlar. yarın çavdar tarlasından çocuklarları gülhane parkına götürürüm belki.

   tırnaklarımı küt törpülüyorum fakat ellerim çirkin olduğundan bunun pek bir anlamı yok. ellerimin çirkin olduğunu unutturacak bir şeye ihtiyacım var, tekneyle dünya gezmek gibi. kafam o kadar boş ki gözlerim yaşarıyor. çocukları çavdar tarlasına geri yolladıktan sonra gidip yanlış bir iki karar mı versem? ürünlerin üzerine fotoğrafımı bastığım bir hazır yemek işine girmek gibi mesela.

   uzun zamandır blog yazmak yerine tweet attığım için tek cümlelik ifade edebiliyorum kendimi. zaten anlam bütünlüğüm de yok. öyle ki ne yaşadığım bir şehir ne okuduğum bir okul ne çalıştığım bir iş ne sevdiğim bir adam ne takip ettiğim bir yayın var. iyi bir romanın sadece çok sevenleri tarafından hatırlanacak silik bir karakteri olmalıyım. fakat gözüm seymour'un yerinde.


2 Mart 2014 Pazar

herhangi bir yer her şey ve her yer

   şu boş ekrana bakıp yazmaya başlamak öyle keyifli ki bu sefer de keyfimden erteliyorum yazmayı. genel konuşacak olursak yazacak birkaç şey birikmiş olabilir fakat şimdi anlatacaklarım benim için çok daha önemli. bir yıl önce trabzonda kitap zamanı adında düzenlenen ve birçok yazarın geldiği bir etkinlik düzenlenmişti. etkinliğin ilanlarında gözüm tek bir ismi aradı; hakan günday. ne yazık ki yoktu... fakat bu sene ikincisi düzenlenen etkinlik afişlerinde arayış içindeki gözlerim gördüğüne inanamadı, beynime yolladığı bilgi parçacıkları binlerce süzgeçten geçti, onlarca fikir üretti ve en sonunda bir şekilde tanışmak, aklımdaki soruları sormak için bir yol buldu. neden röportaj yapmayalım ki?
   heyecanlı kısma başlamadan önce söylemek istediğim birkaç şey var. bu kısmı kesinlikle uzatabilirim fakat sadece şunu belirtip geçeceğim; benim için bir eserin kendisi kadar üreticisi de önemlidir. o beyindeki düşünceler, kelimeler, şekiller, renkler, sesler ve diğer her şey. ve tüm bunları hesaba katarsak hakan gündayın yeri çok ayrı oluyor. yazdıkları kadar fikirleri, naifliği, birikimi, üslubu ve tarzıyla beni etkileyen üstelik anadilimde yazan bir yazar. işte tüm bunlardan ve daha fazlasından güç alarak bu röportajı kesinlikle yapmaya karar verdim.
   söyleşinin olacağı günden bir gün önce reyyandan soru hazırlamasını istedim. işin aslı "ya çok seviyom yaaa" içerikli bir konuşma sırasında 6 soru hazırlayabildik. daha çok bizim merak ettiklerimiz üzerine olan sorulardı ve belkide röportaj nasıl yapılır el kitabına göre oldukça eksik sorulardı. 1 mart cumartesi günü çağhanla birlikte röportajı yapmak en kötü ihtimalle kısa bir konuşma yapabilmek için erkenden gittik etkinliğin yapıldığı otele. umutsuzca gezindik, kimseyi göremedik ve en sonunda otelin lobisine çıkmaya karar verdik. belki de otelin barında-restoranında olabilir, kalabalığın içinde duracak değil ya diye düşünerek çağhandan resepsiyona "otelin barı nerede?" diye sormasını istedim. resepsiyona gittik, görevli kadının telefon konuşmasının bitmesini bekledik, en kaliteli gülüşümüzü takındık ve çağhan sordu; "hakan günday odasında mı acaba?"
   evet sanırım çağhan böyle bir insan. görevli kadın "az önce çıkmıştı fakat bir kontrol edeyim, kim arıyor diyeyim?" diye sordu. çağhan karadeniz gazetesinde çalıştığı için, gazeteden röportaj için geldik dedi. kadın odayı aradı ve telefonu "peki iletirim." diyerek kapattı. o an ikimiz de gelemeyeceğini düşündük çünkü "peki iletirim." pek olumlu bir cevap gibi değildi. fakat düşündüğümüz gibi olmadı, 15 dakika lobide beklersek hakan beyin geleceğini söyledi kadın. sonra ben lobide bir koltuğa kendimi attım fakat hangi koltuğun daha iyi olacağını bile düşünmekten kendimi yorduğum milisaniyeler geçirdim. bar sormak için gittiğimiz resepsiyondan hakan gündayı aratmak!
   şimdi elimde yarım yamalak sorularla bir otel lobisinde en sevdiğim yazarın yanıma gelmesini bekliyordum evet harika. zavallı kalbim... kaç dakika beklediğimi bilmiyorum, gelene kadar çağhanın kafasını nasıl şişirdim hatırlamıyorum. fakat hakan gündayın gelip resepsiyona bizi sorduğu anı çok iyi hatırlıyorum. yanımıza gelip merhaba ben hakan demesi, sadece merhaba dedim çünkü o an ismim çok önemsizdi. merhaba ben asil, ben kinyas, ben derda, ben gaza, ben herneyse!
   son derece kibar ve kibirsiz bir insan olduğu için ve ne yapması gerektiğini çok iyi bildiği için ve karşısında genç iki insan gördüğü için diyebilirim ki ilk 5 dakika o bizimle röportaj yaptı. hangi bölümü okuduğumuzu, trabzonda neler yaptığımızı, yazıp yazmadığımızı gerçekten ilgilendiğini hissettirerek sordu. söyleşiye kadar olan kısıtlı süreyi iyi kullanmak için hızlıca röportaja geçmek durumunda kaldık ve beceriksizce sorduğum tüm sorularıma son derece ayrıntılı ve açıklayıcı cevaplar verdi. konuşmanın sonunda, gazete için yaptığımızı söylediğimiz röportaj ola ki gazetede yayınlanmazsa gazeteye vermek yerine fanzinimize koyabilir miyiz diye sorduk. boşver gazeteyi fanzine koyun direkt dediği için gönül rahatlığıyla bloğa da koyacağım röportajı.
   daha sonra söyleşi oldu ve en sonunda kitaplarını imzaladı. konuşacağımız vakitten çalmamak için kitapları ben de sonradan imzalattım. zaten yeni bir kinyas ve kayra almam gerekiyordu çünkü kendim için değil olası ilk çocuğum kayra için imzalattım. eve gelip ses kaydından 15 dakikalık konuşmayı metin haline getirdik. tahmin edersiniz ki konuşma dilini yazıya aktarmak oldukça zahmetli oldu, hele benim gibi bir dilbilgisi katledicisi için çok zordu. neyse ki reyyan yazdığımız metni düzenledi ve daha okunası, anlaşılır bir hale getirdi.
   röportajı tam olarak düzenlemeden olabildiğince geniş halini koyacağım buraya. fanzin için biraz daha düzenlenmeli ve bir giriş yazısı yazılması gerekli. ayrıca blogda yaptığımın aksine büyük harf kullandık ve imlaya dikkat ettik. yine de oldukça amatörce.
   neyse buyurun tüketin;
   

+Daha romanında liderlik ve diktatörlük üzerine yazdınız. Baş karakterimiz Gaza’ nın “Gücün Gücü” makalesinde yaptığı totalitarizme dair gözlemlerin ne kadarı yakın gündemi kapsıyor veya kapsıyor mu?

-Böyle şeyler asla gündemden düşmez. Mitolojide de vardı; muhtemelen bir gün başka gezegenlerde de yaşamaya başladığımız zaman da olacak. Kişinin veya bir kurumun, gücü toplum içinde ele geçirdiğinde merhametinin sınanmaya başlaması, kendi koyduğu kurallara kendisinin ne kadar uyup uymadığı, o sınırlar dahilinde yönetime devam etmesi daima insanlığın ilk sorunlarından biri olarak kalacak. Bu kişinin kurt adama dönüşeceğini bildiği için kendini radyatöre kelepçelemesine benziyor. Bu bir tercih. Ya kelepçelersiniz kendinizi ya da dolunayı beklerisiniz ağzınız sulanarak. Onun için bana sorarsanız, bu daima gündemde olan bir şey. Hatta gündemden asla düşürülmemesi gereken bir şey bu durumun sorgulanması. Çünkü birini tanımak istiyorsan ona güç ver. Derhal sana iç dünyasını gösterir.

+Peki benzer bir konudan devam edersek, gezi olayları ile ilgili ne düşünüyorsunuz? Amacına ulaştı mı? Sizce bir amaç var mıydı?

- Bununla ilgili net görüntü muhtemelen bundan on yıl sonra, onbeş yıl sonra,  hatta yirmi yıl sonra ortaya çıkacak. Dolayısıyla hala dumanı tüten bir vaka hakkında konuştuğumuzu hiç unutmayalım. Ama bazı şeyleri bugünden söyleyebilmek mümkün. Bütün o sokak hareketlerini çok geniş bir şekilde temellendirmek gerekirse, temelleri ve ortak noktaları gösteri ve yürüyüş hakkı için yapılan gösteri ve yürüyüşler olmaları. Gösteri ve yürüyüş hakkını elde etmek için, anayasada belirlenmiş olan ancak kanunlarla sınırlandırılan gösteri ve yürüyüş hakkının öncelikle genişletilebilmesi için… Bana sorarsan temel ortak noktaları bu: her şeyden önce protesto hakkına sahip olabilmek için yapılan protestolar. Çünkü biliyorsunuz ki ifade özgürlüğünün temellerinden biri bu: bir konudaki düşünceni, bu düşünceyi paylaştığın kişilerle çıkıp sokakta dile getirmek. Bunun haricinde yine bugün söyleyebileceğimiz başka bir şey var: Türkiye’nin politik hayatında yeni bir aktör var. Herhangi bir karar almadan önce, herhangi bir kararnameyi imzalamadan önce, herhangi bir yasa çıkarmadan önce dikkate alınması gereken yeni bir aktör. Bu aktörün belli bir bakışı var, dolayısıyla ciddiye ve dikkate alınması gerekiyor. Bu önemli, çünkü biliyorsunuz ki demokrasi daimi bir güçler mücadelesi. Şimdi o güçlere yeni bir güç eklendi ve öylesine hareketli ve kendini yenileme özelliğine de sahip ki… Kendini yenileme özelliğine sahip hareketler çok uzun ömürlü olurlar. Ve kendini sorgulayabilen bir hareket olduğu için de bana sorarsanız daima var olacak bir bakış açısı. Toplumda kesinlikle eksik olan bir bakış açısı vücut buldu. Önemli bir politik aktördür, bu ruh ve bu hareket.

+Biraz da kitaplar hakkında konuşmamız gerekirse, son kitabınızda Harmin ve Dordor diye iki karakter var, onları biraz Kinyas ve Kayra’ya benzettik. Bu istemli olan bir şey miydi?

-Ben Jack London’ ı çok seviyorum. Jack London kitapları benim için çok önemli kitaplar. Macera romanlarıyla büyüdüm, korsanlarla büyüdüm, denizlere açılanlarla büyüdüm. Bana sorarsan Robinson’ın adası var da bizim harita bilimciler bulamadı. Dünya üzerindeki hiçbir atlasta olmamasının sebebi bulunamamış olması. Başka bir haritada var ama mutlaka. Lilliput da var, Gulliver’ in gittiği ülke de var, bunların hepsi var. Harmin ve Dordor işte haritalarda göremediğin topraklardan gelenler. Onlar birer macera adamı. Onlar maceraperestler. Benim klasik anlamda romandan anladığım belki daha klasik macera romanlarında bulabileceğimiz karakterler… Dolayısıyla tabii ki Kinyas ve Kayra ile de ortak noktaları var. Tamamen olmasa da… Belki bir denge de oluşturabilirler diye düşünüyordum. Romanda ki genel atmosferin çok dışında iki karakter onlar. Genel atmosfere baktığında son derece gerçekçi anlar ve sahneler varken sanki Gaza’nın gördüğü bir rüyanın kahramanları gibi onlar. Gerçekte varlar mı yoklar mı o da belli değil. Çünkü o çocuğun içinde bulunduğu hayatın çok dışında karakterler. Ama bir yandan da en yakınındalar, gerçekten de rüyalar gibi. Hem en yakınında, uykusunda; ama uyandığı anda yok.

+En sevdiğim romanlarınızdan biri olan Azil, termodinamiğin ikinci yasasıyla başlıyor. Peki siz bilimle veya bilim felsefesiyle ne kadar ilgilisiniz? İlgi alanınız mı yoksa yazmak için mi araştırıyorsunuz?

-Kesinlikle ilgi alanım hatta ilgi alanımdan öte beni eğiten, beni geliştiren, bana öğreten bir alan. Bilimle ilgili her şey, nesine dâhil olabilirsem, hangi alana dâhil olabilirsem bana daima kazandırmıştır. Çünkü ben hikâyenin ve hikâye anlatma işini matematikle çok akraba görüyorum. Her şey matematikle başlıyorsa eğer bana sorarsan bir öyküde kurulan denklemler ve o denklemlerin maruz kaldığı fizik kanunlarının hepsi iç içe. Hatta enteresandır ki bilimle hikâyecilik arasındaki bağın kanıtı bir kelimedir aslında: bilim kurgu. Bunlar yan yanadır. Bilim kurgunun illa Uzay Yolu’nda geçmesi gerekmiyor. Azil de bilim kurgudur. Bilim en nihayetinde fiziğin, doğanın kanunlarıyla ilgilenir, onları bulmaya çalışır. Onları çıkarır bir ormandan, karların altından, jeologsan eğer taşların altından. Bu dünyaya elini sokar ve sökmeye çalışır, kurallarını öğrenmeye çalışır. Hikâye anlatan da insan denilen varlığı öğrenmeye, biraz olsun aynada gördüğü şeyin netleştirmeye çalışır. Öncelikle bir şey bilmediğinin ön kabulü ve sonrasında gelen o büyük bilgiye doğru gitme eğilimi ikisinde de var. Dolayısıyla birbirlerine çokça yakınlar. 

+Kitaplarınızda şarkılara ve şarkı sözlerine çok sık rastlıyoruz. Hakan Günday müzikle ne kadar ilgilidir?

-Çok, çok ilgilidir. Çok uğraşmama rağmen gitarla vesairede beli bir kademeye asla ulaşamayacağımı anladım. Ama kafam kalın tabi benim, biraz deniyorum hala. Ama baktım ki imkânı yok bu işlerle uğraşmamın. Onun için hatta oturdum belki de yazdım, belki bu da yazmaya başlama sebeplerimden biridir. Çünkü hala tam bir fikrim yok niye bu işle uğraştığıma dair. Müzik benim açımdan hikâyenin kendisi aslında. Bana çok şey öğretmiştir özellikle hikâye anlatımında, teknikte. Şöyle söyleyebilirim bütün tasarladığım ve anlatmaya çalıştığım sahnelerde mutlaka bir melodi de vardır onlarla birlikte gelen. Dolayısıyla her üç dört sayfada bir, bir şarkı ismi görebilirsiniz. Çünkü o sahneyi tamamlıyordur. Çünkü ister istemez böyle çalışıyor zihnim. Eğer bir sokak müzisyeni olsaydım yapacağım şeyi kitaplarda yapmaya çalışıyorum aslında. Sokak müzisyeni olsaydım herhalde asla bir metro durağında çalmazdım, asla temiz bir müzenin girişinde çalmazdım. Muhtemelen gider nerede kaldırım inşaatı varsa, nerede buldozer çalışıyorsa onun yanına oturur ve orada çalmaya çalışırdım. Çıplak bir sesle ve akustik bir gitarla onu bastırmaya çalışırdım. Ben bunu yapmaya çalışıyorum; sokak müziğini sokak gösterisi gibi düşünüp kitaplarda yapmaya çalışıyorum. Ani olsun istiyorum, gelsin ve gitsin istiyorum, uçuşsun istiyorum, bazen kaçsın istiyorum ve yakalansın istiyorum. Tam da işte kapakta olduğu gibi.

+Peki Ziyan romanı neden Muse – Blackout ile bitiyor?

-Duyduğum en trajik şarkılardan biri öncelikle. Bana bir düşüşün sesi gibi geldi o şarkı. Sanki bir düşüş var, ama sanki heykel gibi bir düşüş. Yani kemiklerin, eklemlerin hareket etmediği… İnsanın kendi düşen bir kalem gibi… Hani kalem düşer de içinde ki kurşunun kırıldığını sonradan açarken anlarsın ya, işte biraz onunla alakalı galiba o şarkı. Yani öyle bir zamanda duydum ki onu tam da denk düştü oraya. Çünkü bir düşüşün sesini arıyordum.

+Karakterlerinizin isimleri genellikle etkileyici ve kısa isimler, kelime oyunları olan isimler –kin ve yas gibi- bunlar aklınız birden gelen şeyler mi yoksa bekliyor musunuz, araştırıyor musunuz?

-Aslında sürekli farkında olmadan düşünüyorum ve bulduğum zaman da tanıyorum hangisi olduğunu. Aslında bunlar farkında olmadan sürekli düşündüğüm konular. Eğer işin hikâye anlatmaksa zaten sürekli bunu düşünüyorum, durdurabileceğim bir şey değil bu. Yani şarteli indirmek diye bir şey yok. Mesai diye de bir şey yok. Bu öyle bir iş ki, eğer hayatını hikâye anlatarak geçiriyorsan bu zaten sürekli düşündüğün bir konu. Dolayısıyla tam olarak o anı bilmiyorum, ne zaman geliyorlar ve nasıl oluyor. Ama onlar zaten aklımdan bir yere gitmiyorlar. Hep oradalar. Sadece seçip bulmak gerekiyor ve tabi bol bol sözlük karıştırmanın da faydası yok değil. 






eksik bırakmışım dediği piç kitabını da tamamlamış oldu.  http://www.sabitfikir.com/haber/hakan-gunday-kac-gundur-gezi-parki-nda-uyuyanlara-selami-var-piclerin 

2 Ocak 2014 Perşembe

hikayedir

   2 ekim 2000
   belirli açılardan anlatacağım hikaye tutarsızlıklar içeriyor, insan olmanın getirileri zamanın götürülerini tutmuyor. bahsi geçen kişiler ve yerler tamamen gerçek olup gerçek dışı bir zamanda yaşanıyor.
   üç adım daha ilerlersem bir kağıt ve bir dolma kalemin durduğu, ahşap kaplama bir masanın yanında olacağım.

   29 nisan 2003
   bekle, onlar seni benim sevdiğim gibi sevmiyor

   14 eylül 2009
   ben çocukken yerden 10 santim kadar yükselip birkaç metre uçabilirdim. sahip olduğum tek yetenek buydu. bunu ilk sorguladığımda yine uçuyordum, birden ayaklarım yere değdi ve bir daha asla uçamadım. bu büyüdüğüm gündü, 1994 yılının bir yaz günü.
   o çocuk bu olaydan sonra küsüp arka odaya saklandı, 2008de bir bahar günü öldü. kimse öldüğünü bilmedi çünkü çocukların öldüğünü kimse bilmezdi.

   yaz 2010
   bu izpewe ile tanışmamın hikayesidir.

   izpewe konuşamayan çocuklara bir kuş olarak görünür, kimi zaman yeni biçilmiş çimen gibi kokar, yüzü bir dart tahtası gibiymiş bu yüzden göstermez. dünya adil bir yer olmadığı için sık sık dünyaya gelip kimi insan ve kötü kalpli bazı hayvanların ölümüne sebep olur. ondan söz eden insanların her kelimesine dikkat edilmelidir çünkü ancak yeni keşfedilmiş bir afrika kelebeği kadar bilgiye sahip olabiliriz onun hakkında. bunları bana o söyledi. izpewe ile ilgili bildiğimiz bir başka şey de yıldız ışığı olmadan yaşayamadığıdır. bu yüzden onu bize en yakın yıldız olan güneşin gökyüzünde parladığı saatler dışında görmek neredeyse imkansızdır. kendisinin sonsuz sayıda evrende sonlu sayıda dostu olduğunu biliyoruz, çünkü düşmanlarını ölüme mahkum eder. onun gibi bir dost istemezsiniz ama ona düşman olmayı seçmek hayattan vazgeçmek demektir.
   kendisi ilk defa bir akşamüstü yarasa kılığında odama geldiğini söylüyor. benimle ilgili farklı olan hiç bir şeyin olmadığını özellikle belirtmemi istiyor. ancak yaşadığı zamana göre bir iki yüzyıl sonrasını hak eden bir kaç bin insandan biriymişim. 1994 yılında beni itip yere düşüren oymuş, zavallı bir çocuğun küsüp arka odaya saklanması ve yıllar sonra yalnızlıktan ölmesi onun suçuymuş ve bu yüzden vicdan azabı çekiyormuş. çünkü çocukların ölmediği herkes tarafından bilinirmiş ve böyle bir hata yapmış olmak onun şanına şöhretine leke sürebilirmiş. 1994 yılının bir yaz günü ölümcül bir düşüş yaşayan bu çocuk için yapabileceği tek şey onun işe yaramaz büyümüş haline bir iki iyilik yapmak olabilirmiş. söylediğine göre bir daha asla uçamayacakmışım.
   bir insanla tanışmak için alışılmışın dışında yöntemleri vardır. gündüz vakti uykularında gelir insan yanına. onun kelimelerini duyamazsınız ama o konuşur ve konuşması bittiğinde ona cevap veremezsiniz ama o dinler. bir gündüz uykumun sonuna yetişti sıcak bir ankara gününün sıkıcı bir saniyesinde. o gelmese uykumun sonu olmayacakmış, çocuk hali ölen insanlar gündüz uykularında ölüp giderlermiş. öylesi çekilmez bir hayat yaşayıp kendi canlarına kıyacakları için adil olmayan dünya onlara bir kıyak geçermiş. bunlar izpewenin anlatıları.
   dört kez seslendi iki kez zıpladı! bunları göremedim ama bilmemi sağladı. çok önceki zamanlarda bunları gören atalarım varmış, belleklerinde öyle derin yer etmiş ki benim neslime kadar aktarılmış. neden aklımızda olduğunu bilmediğimiz yüzler ve sesler gibi bu bilgi de en fazla korkunç bir kabusta bilince çıkarmış. ve rüyalarımızda gördüğümüz yüzlerin hepsi atalarımızın aşık olduğu insanlarmış, bizler de aşık olduğumuz insanları sık sık rüyalarımızda görürsek genlerimize yerleşir nesiller sonra başka rüyalarda ortaya çıkarlarmış. bu sayede aşk ölümsüz olurmuş. konudan konuya atladığımı bilse nasıl da kızardı şimdi, elbet ben onun kızdığını göremezdim ama bilirdim.
   belirtilen bu zamandan sonra yaşayacağım her şey onun bir armağanıymış. iyi ve kötü şeyler olabilirmiş fakat doğru ve yanlış diye şeyler yokmuş. bunu unutmazsam ölü bir çocuğun ve bu çocuğun yıllarca çektiği acıların anlamını bulabilirmişim.
   ben hayatta herhangi bir anlam aramam.

   16 aralık 2013
   bu zamanı durduramadığım diğer günlerden biridir.

   18 şubat 2011
    yaşadığım şehirde yaşadığım bir günün hikayesidir.

   
buraya sık sık gelir misiniz? ben gelmezdim fakat çok beğendim ne yalan söyleyeyim. düşlerimde gördüğüm bir liman vardır gemilerin yük getirmediği vakitlerde gizli işler döner. bir telefon kulübesinden gelen cevapsız çağrı gibi bilinmez bir hisse kapılırım bu düşü ne zaman görsem. size de olur mu böyle şeyler? bir arkadaşım var benim sizi de anımsatıyor aslında saçları ve elleri, o hep böyle hisleri düşlerde değil gerçek hayatta yaşarız ama yaşamak istemeyiz derdi. ben anlamam bu işlerden, bunları düşünmek yoruyor insanı. şu ağaçların arasındaki kuş yuvasını gördünüz mü? burayı yuva bellemiş bir kuş ailesi olmuştur elbet ama şimdi taşınmış olmalılar, boş gibi görünüyor yuva. biz de bir kere taşındık, şimdi eski evimizde kim kalıyor diye merak ederim hep. banyonun fayansları onların da belleklerinde yer etmiş midir acaba veya kapı zili değişmiş midir? ama en çok da balkon demirlerini merak ediyorum.
   bir çay daha içer miydiniz? benden olsun. ne çok farklı çeşit çay var, insanlar ne farklı damak zevkine sahip ya hu. ben yemek yapmaktan hiç anlamam bu yüzden damak zevkim iyi değildir. yemek yapmanın kolay olduğunu söylerler ama ben kötü yemek yaparım diye çok endişeleniyorum. insan yediklerine saygı duymalı. dün bir belgesel izledim, yemek dedim ya oradan aklıma geldi. yabancı bir ülkenin pazarından alışveriş yapıyordu adam. yöresel meyveler, peynirler hatta et çeşitleri neler neler görmeniz lazım! böyle şeyler izlerken en çok kameramanları düşünürüm, onlar da oradalar ama orada yokmuş gibi kameraya bakarak bizimle konuşuyor esas adam. ne enteresan meslek. filmlerde farklı ama filmleri çekerken... aaa şuna bakın ne güzel renkleri var kedinin, böylesi gri kedilere bayılırım. bu bahçede çok kedi var, gelen insanlar besliyor demek ki. benim hiç kedim olmadı, bir zamanlar bir yavru kedi gözlerimin içine bakıp yemek dilendi benden, ben de onu alıp eve götürmeyi düşündüm ama olmak istediği yerin sokak olduğunu belli etti bana. kedilerin ne istediklerini insanlardan daha iyi bildiğinden emin oldum ben de. hah ne diyordum film çeken kameramanlar, onlar daha farklılar, o mekanda olmadıklarından iyice emin izlemek lazım filmleri. tabi siz de bir kameraman değilseniz. eğer bir kameramansanız o halde meslektaşınız nasıl çekim yapmış diye incelemeden edemezsiniz.
   3 yıldır yaşıyorum bu şehirde ben, bu mevsimde böylesi güzel hava şaşırtıcı doğrusu. hemen dışarı çıktım insanları izleyeyim diye. bu caddeden pek az insan geçiyor ama yine de bir başka keyif veriyor bana. bakın şu köşedeki bakkala giren çıkan insanları iyi izleyin. bana kalırsa bakkalın yüzü pek gülmüyor. bunu çıkan insanları izleyerek anlayabilirsiniz. ben öyle yapıyorum ve bir gün o bakkala gidersem bunu bilerek gideceğim. fakat evim buraya yakın değil o yüzden gideceğimi hiç sanmıyorum, gerçi insanın başına ne geleceği hiç belli olmaz bir bakmışsın başka bir mahalle bakkalındasın.
   kitaplarla aranız iyi gibi gözüküyor, nereden anladım biliyor musunuz? dinlemeyi iyi biliyorsunuz. sizin gibi insanların kitap okuduğunu hemen anlarım, ben de çok sık kitap okurum. halk kütüphanesine gider saman yapraklı romanlar alırım. tahminimce az okunmuş adı sanı pek bilinmez kitaplar oluyor bunlar. fakat öyle çok merak ederim ki diğer insanların merak etmedikleri bu kitapları.
   ben artık kalkayım, bir çocuğun ölümüyle ilgili bir araştırma yapıyorum. aramızda kalsın ölen bir yetişkin olsa intihar derdim fakat 10 santim yüksekten düşüp saklanarak ölmez hiç bir çocuk. kim bilir ölmese sizin gibi o da buraya gelip... sahi siz ne yapıyorsunuz burada?

   18 aralık 2013
   bu uyanık halde gördüğüm ilk sendir.

   9 temmuz 2012
   şiirimin köşesine oturdu izpewe. uzun süredir ilk defa kendini anımsattı. koyu yeşil ayakkabılar giyen bir kadının gölgesinde dinlenmiş uzun süre. bize kısa gelen yıllar onun için ömürden uzun ömürmüş. bir ömrü bir gölgede geçirecek kadar çok sevmiş koyu yeşil ayakkabılı kadını. kadın yaşlanıp ölünce john singer sargent'ın yanına uğramış fakat kendini anımsatmamış. john singer kadını resmetmiş.
   1876 yılında montanada kızılderililerle birlikte amerikan kuvvetlerine karşı savaşmış izpewe. savaş üç yaz günü sürmüş, ikinci gün ölen cesur bir yerli onuruna korkak bir kız doğmuş yıllar sonra. işte bu yüzden dedi dünya adil bir yer değil. bunu herkes duydu, duymazlıktan geldi.
   öldürdüğü çocuğun büyümüş haline hediye ettiği sefil hayatı kontrol etmeye geldiğini söyledi. hayat nasıl gidiyor diye sordu bana ama duymadım. bir kereye mahsus ondan istediğim bir şeyi yapacağını hatırlayıp hatırlamadığımı sordu. cevap vermedim fakat dinledi.
   şiir bittikten sonra izpewe gitti. şiiri yedim.

   26 aralık 2013
   bu uyanıkken aradığım son sendin.

   10 mart 2013
   bu yaşamaktan ölesiye korkan bir adamın hikayesidir.

   konuya hakim olmadığı için çok sinirliydi biliyorum.
   bildiğim şeylerin bu kadar fazla olması beni çok rahatsız ediyor, sadece konuşmak bile öylesine güzelken, yazamamanın verdiği acıyı tahmin edemezsin. o da edemez.
   iyi niyetli olmak hiç bir şeyi değiştirmiyor asla değiştirmedi.
   kurtulmak için koşmak yerine bekliyorum, hareketsiz beklersem insanlar bir şekilde uzaklaşmış olacak. bu da kurtuluşun farklı bir yolu.
   üstelik o da kendini öldürse geride bir mektup bırakacak olanlardan. kendini öldürecek kadar kendinden değil dünyadan nefret ediyor. dünyadan kurtulmak istiyor diğer insanlardan, polenlerden, çamaşır makinesinde asılmayı bekleyen çamaşırlardan ve ödenecek faturalardan kurtulmak istiyor; kendisinden değil. öyle kızmış ki dünyaya, tutup kendisini öldürse okuyup yaptıklarına pişman olsun diye insanlar, polenler, çamaşır makinesinde asılmayı bekleyen çamaşırlar ve ödenecek faturalar. bir mektup yazıyor; polenlerin beni hapşırmaya hakkı yoktu diye düşünüyor, çamaşırların bana benim onlara muhtaç olmam çok saçma diyor, ihtiyacı olmadığı bir düzenin vergili faturalarını ödemek istemiyor, insanlarsa her zaman sadece bencil oluyor.

söyleyemediklerinin altında ben eziliyorum.

işte yine aynı şeyler oluyor, gerçek bir kurtuluşa asla yetişemiyorum. başka bir şarkı daha başlıyor bitiyor. hikayesini asla bilmiyoruz kendimiz yazıyoruz. hem dökülen gözyaşlarının gelecekte işimize yarayacağını mı sanıyorduk ne, bol bol ağladık. işe yaramadı. lütfen artık kafamın içinden çıkarın bunu.
   yapılacak bir iki görüşme daha var sonra herkes gidecek. aynı yollardan birbirinden habersiz yürüyecekler. farklı kararları aynı kaçışa kavuşmak için alacaklar. birbirlerine ihtiyaç duyacaklar ama asla söyleyemeyecekler. daha önce yaptıkları hataları asla geri döndüremeyecekleri için yollarından asla sapmayacaklar. birlikte de olmayacaklar ama asla ayrılamayacaklar da.
   ve güneşli bir pazar gününde geçirilen sinir krizleri sadece insanlıktan uzaklaşmayı sağlıyor. geceleri daha az uyumayı ve kitaplara daha çok inanmayı ve yalnız olduğunu hatırlamayı. elinde kalanla idare etmeyi bilmiyoruz, öğrenmeyeceğiz de.

   1 ocak 2014
   bir umudun üstüne ateş edişimdir.

   15 haziran 2013
   hiç de olmayacak işler oluyor bunlar hep deliliğin göstergesi, sıkı sıkı tembihlemişti beni bunları yaz ama yaşama diye. yavaş yavaş olan şeyler hızla olanlardan daha korkunçtur. üstelik korkularımızı bastırdığımız bu şehir hayatında korkulacak hiçbir şey kalmadığı için daha derinlerde yavaş yavaş korkuyoruz. yalanlarından çok korkuyorum.
   seni affediyorum. pişman olmaya inanmam yine de hayatıma olduğu için pişmanlık duyduğum tek insan sensin. ben bu günün kırıklarını asla temizlemedim, yüreğimin ortasında kalsınlar ve parlasınlar. her gelenin ayağına batsın ve onlar da acıma ortak olsunlar. bana verdiğin acıyı ben de başkalarıyla paylaşayım ki acım acımız olsun.
   izpewe gelsin diye çok bekledim.

   24 eylül 2013
   öğretinin öğrenildiğinin hikayesidir.

   dün yaşadıklarım izpewenin işiymiş. kötü insanları affetmemem gerekirmiş, bana söylediklerini hep unutuyormuşum; doğru bir insan değil iyi bir insan olmak erdemmiş. onun doğrusuna göre kötü olan herkes ölümü hak edermiş ama bu benim doğrularımla çelişirmiş, bu yüzden iyi olanı yapar kendi doğrularına göre yaşamazmış. hak etmediğim halde bana bir iyilik yapmış ve insanların ne kadar yanlış olduğunu göstermiş, bunun karşısındaki çaresizliğimden ders almalıymışım. dün yaşananlar uzun bir yolun bitişiydi. hala bir istek hakkım olduğunu hatırlattı, hatırlamadım.

   2 ocak 2014
   lütfen bunların hiçbiri yaşanmamış olsun, hayatımın en iyi yanlışısın.



orhan peker | kuşlar

7 Aralık 2013 Cumartesi

7,046 milyar

  bu sabah kalktığımda hiç uyumamıştım. ışığı söndürdüm ve kül tablasını boşalttım. bulanık görüyordum. uyuyamadığım için bulanık görüyor olmalıydım, yıllardır gözlerim bozulmadığı için şanslıyım. belki de artık zamanı gelmiştir, daha az net görmenin pek zararı olmaz. artık göreceğim şeylere anlam yüklemeyeceğim. bir kaç yıldır da duyduklarıma anlam yüklemiyorum. hazırlanıp işe gitsem iyi olacak.
  beş yıldır aynı yerde çalışıyorum. iş arkadaşlarımla iş arkadaşlarım gibi arkadaşız, patronumla da patronum gibi sevişiriz. bir sabah otobüsten inip ofisin olduğu binaya yürürken yanıma gri audisiyle yaklaşıp binmemi istedi. yolumuz çok kısa olduğundan ve patron işçi samimiyetini aşmamak için pek az konuştuk. binanın garajına girdi arabayı park etti ve o güzel elleriyle hızlıca arabanın kapısını çarptı. asansöre kadar yavaşça yürüdük yalnızca bir kere birbirimize bakarak gülümsedik ve asansör geldiğinde önce onun binmesi için ufak bir el hareketi yaptım. daha önce bodrum katından ofisin olduğu kata çıkmadığım için bu seferki asansör yolculuğu 6 saniye daha uzun sürdü. böyle zamanları değerlendirmek için zamanı sayarım. akıp gitmesine izin veririm ve beynimi boşaltırım. işin aslı 6 saniye konusunda yanılıyor olabilirim çünkü bir an için eteğinin hizasındaki diz kapakları dikkatimi dağıttı.
  gün boyunca diz kapaklarını düşündüm.
  iş çıkışı durağa yürürken aynı arabanın hızla geçtiğini gördüm. içine bakmadım. eve gittiğimde normalden daha az yorgundum. hayatıma yeni iki diz kapağının girmesi beni mutlu mu etti diye düşünmek istemedim, bunun yerine duşa girip onu düşündüm. benim durumumda bir erkeğin yapacağı şeyleri yaptım. genelde yan sokaktaki küçük marketteki kasiyer kızı düşünürdüm. bazen de değişiklik olsun diye başka kadınları. ofisteki ayşeni de düşünmüşlüğüm vardır ama onu aklıma bile getirmemiştim.
  ertesi gün yüzünü bile görmedim. ta ki çıkışta gri audi bu sefer sol camını aralayıp bu gün için bir planım olup olmadığını sorana dek. böyle anlarda insanın aklına çok şey geliyor. ilk olarak sevişmek geldi sonra 5 yıldır çalıştığım yerden kovulma ihtimalim. daha sonra sadece arkadaş olmak istiyor diye düşündüm. sonra belkide bir iş verecek ne salağım dedim. doğruyu söyledim; yok. belki beraber bir yere gideriz gibi bir şeyler söyledi tam olarak hatırlamıyorum. iş çıkışı bile olsa patrona karşı gelecek değildim. arabaya bindim ve çok az konuştum. daha önce gelmediğim ve evime ancak üç vasıtayla dönebileceğim mesafede bir bara geldik. böyle bir kadının gitmesini bekleyeceğiniz türden bir yer değildi. daha çok gençlerin takıldığı ama bizim yaşımızdaki insanların gençliğinde moda olan şarkıların çaldığı, anladığım kadarıyla böyle bir tarz tutturmaya çalışan küçük bir yerdi.
  bana kaç yıldır bu ofiste çalıştığımı, işlerin nasıl gittiğini, hayatımdan memnun olup olmadığımı sordu. kendimi hiç rahat hissetmiyordum ve bunu ona çaktırmamak için daha çok kasılıyordum. sorulara kısa cevaplar verip ona pek soru sormamaya çalışıyordum. onunla flört ettiğimi sanacak diye çok korktuğumu hatırlıyorum. içimde ne yapmaya çalıştığını anlayamamanın verdiği korku yüzüme vurmasın diye uğraşmaktan hiç bir şeye konsantre olamıyordum. konuşmadan tatmin olmamış olmalı ki 1 saat sonra istersen seni eve bırakayım dedi. senin için sorun olmazsa gibi bir şeyler söyledim o sırada hesabı ben mi ödemeliyim yoksa paylaşmalı mıyız diye düşünürken ceketini aldı ve kalktı. garson kalktığımızı görür görmez boş masaya yeni müşteri almak için masayı silmeye başladı. garsona hesabı alabilir miyim dedim ve adam yüzüme bakmak istemeyen bir tavırla hesabı hande hanım ödedi beyefendi dedi. ne yapacağımı iyice şaşırmış bir halde çoktan ceketiyle beraber bardan çıkmış olan handenin yanına koştum. buna hiç gerek yoktu izin ver de kendi payımı vereyim dedim. soğuk yanıtlar verdi. bir patrona böyle bir anda ne kadar ısrar edebilirdiniz ki? arabaya bindik, çalıştırmadan önce biraz bekledi. iyi misin istersen ben kullanayım alkole alışığımdır dedim. o sırada bana dönüp gözlerimin içine baktı ve bakışları tüm bedenimi hareketsiz kılmaya yetmişti ki beni öpmesinden korktuğum an beni öpmeye başladı. tüm bu olanların saçma klişeliği içinde tek düşündüğüm şey onun patronum olduğunu düşünmemekti. ne olursa olsun güzel bir kadına ne kadar karşı koyabilirsiniz ki?
  öpüşmeyi bıraktığımızda, bana gidelim lütfen dedi. kafa salladım. ne uzak ne yakın sayılabilecek bir mesafede yeni yapılan bir sitede oturuyordu. güvenlik görevlisi gülümseyerek kapıyı açtığında...
   bunlar olalı 1 yıldan fazla zaman geçti, ertesi gün neyse ki erkeklerin iki gün üst üste aynı kıyafetle işe gitmeleri dikkat çekmiyor diye düşünmüştüm. sonraki 2 ay boyunca güvenlik görevlisinin gülümseyen yüzünü onlarca kez gördüm. benim gibi bir adamın bunları yaşaması ne sıra dışı diye de düşünmüştüm. saçmalık. bu olaydan 4 ay sonra iş değiştirdim, 7 ay sonra kasiyer kızla seviştik, 11 ay sonra artık kullanmıyorum diye kapatmayı planladığım ev telefonum çaldı. dün iki kat altta oturan kız intihar ettiği için bina polis doldu.
   kız bir not bırakmış, elbette bırakacak ölüme bile saygısı yok insanların.

"   bu bir kadının ve birçok adamın hikayesi. ne yaptığından emin fakat ne yaptığını bilmeyen bir kadının hikayesi. her gün uyumaya cebinde hayalleriyle dönen, hayallerini yakarak ısınan ve içmeye şarap bulamayan, susuzluğun anlamını bilen bir kadının hikayesi.
   kelimeleri ciğerleriden gelen havayla anlamlandıramayan, ancak midesinden gelenlerle kusan beyaz bir kadının karanlık hikayesi. gözlerin sadece ışığı algıladığı dünya gezegeninde görünmez bir kadın. "

   bu binadan taşınıyorum.

28 Ağustos 2013 Çarşamba

fangirl

   olanları toparlayıp sonradan yazmak gerçekten çok keyifsiz ama uzun süredir olan biteni hiç yazmadığım için, bilgisayar ve internet de bulmuşken (çünkü genelde internetim olmuyor olduğunda da bilgisayar olmuyor.) yazayım dedim.
   daha satışa çıkmadan reyyanın muse.mu üyeliği sayesinde ön satışlardan berlin waldbühne'deki muse konserine bilet aldığımızdan beri beynimin bir köşesi hep avrupa planı yaptı. ortada ne vize ne para vardı bilet aldık, böyle olunca da baya bir stres yaptık. paramız yettiğince 6 gece 7 günlük bi gezi planladık araya bir de atoms for peace konseri koyduk, yani konser için gezdik gibi bir şey oldu.
   10 temmuz sabahı ankaradan kalkıp akşamki atoms konserine münih'e gittik. aklım hala almıyor çünkü her şey çok fazla hayal gibi. bakın şimdi; DURUN TARİF EDEMİYORUM... yani liseden beri rhcp seviyorsun her elemanının yeri çok ayrı da olsa bir kez daha flea görecek olmak üstelik flea'nin thom yorke 'la müzik yapıyor olması. olmadı bir de şöyle anlatayım; deli gibi radiohead seviyorsun thom yorke'un sesini duymak bile deli ediyor seni hani karanlığa dokunuyor gibi böyle ve tutmuş bu adam flea ile birlikte müzik yapıyor. bunun ne kadar büyülü bir şey olduğu üzerine ayrıca bir yazı yazmam gerekiyor sanırım, çok uzatmayayım. münihe vardık, şehir merkezine geldik ve konser vaktine kadar oyalanıp konsere gitmek için metroya bindik. sanırım metrodan çıktığımızda nereye gideceğimizi hiç bilmiyorduk ve ilk defa NABIYOZ LAN BİZ dedim. neyse ki akıl küpü reyyancım hemen radiohead tişörtlü bi adamı çevirip; konsere mi gidiyorsunuz bizi de götürün dedi. bakın hiç abartmıyorum 10 temmuz 2013 her açıdan harikaydı. konuştuğumuz adam otuzlu yaşların ortasında eşiyle birlikte konsere gelmiş kelleşmeye başlayan kafasındaki saçlarını omzuna kadar uzatıp toplamış neşeli neşeli ortalıkta gezen "yaşıyoruz işte mk" ifadeli bi insan evladıydı ve karısı sevgilisi artık bilemiyorum kadın da "biraz alkollü kusuruna bakmayın ehehe" diye espriler şakalar yapan konser için geziyor oluşumuzla gurur duyan acayip sevimli bir kadındı. adam birilerine sorduktan sonra hadi gidiyoruz dedi ve thom yorke seven iyi kalpli insanlar grubu olarak yola koyulduk. sanki her gün bu yolda yürürlermiş her gün türkiyeden atoms dinlemeye gelen gençlerle takılıyorlarmış sanki münihde onlar da yabancı değillermiş gibi yoldaki heykellere laf atarak, birbirlerinin kıçlarına tekme atarak bizimle konuşarak konser alanına kadar yürüdüler. vardığımızda onlar olmadan asla gelemeyeceğimizi düşündük çünkü baya bi yol yürüdük. sanayi gibi bir yerdeki eski bir fabrikayı konser için düzenlemişler ve giderken de alman mühendisliğinin tanıdı çıkardık. yani sanayi diyorum ama çiçek gibi. çiftimiz, işte konser burada olacak biz gidiyoruz size iyi eğlenceler diyip gittiler ve konser öncesi, konserden sonra, konser çıkışı bir daha hiç göremedik onları. adam bence thom yorke'un arkadaşı falandı çünkü thom yorke arkadaş edinmek istese bu adamla arkadaş olurdu mutlaka. ayrıca melek falan da olabilirler çünkü alıp bizi konser alanına getirip ortadan kayboldular. sevimli sevimli insanlarla biraz sırada bekledikten sonra içeri girdik ve konser başlayana kadar sanki kocaman mutlu bir aileymişiz gibi bekledik.

   gelen insanlar ciddi anlamda radiohead-thom yorke seven insanlar oldukları için önümüzdeki adam yanındaki gençle müzik konusunda ciddi sohbetler ediyor, tek başına gelen bir çocuk hüzünlü hüzünlü müziği dinliyor, önümdeki çocuk benim de öne geçebilmem için kibarca kenara çekiliyordu. tüm bunlar yeteri kadar harika değilmiş gibi bir de 3 metre ötede thom yorke gözümün içine baka baka piyano çalıyor çaprazda flea yaşına ramen hala pire gibi zıplayıp dünyanın en harika bass gitar çalan adamı olmaya devam ediyordu. herkes orada olmaktan o kadar mutluydu ki, yapılan müzik o kadar ilham verici o kadar doğru geliyordu ki şarkılar hüzünlü olmasa kocaman pembe bi sevgi yumağı falan olacaktık heralde. 


flea
thom

ps: http://www.youtube.com/watch?v=4LrXB16oU-M&feature=youtu.be ben çektim 2:50 2:59 3:04 da göreceğiniz gibi gözümün içine bakarak derken abartmıyorum.
    http://www.youtube.com/watch?v=ThyrLOj-5Hw bunu da yanımdaki kibar dediğim çocuk çekmiş(bunu bulmam çok ilginç) 1:17 gibi reyyan diye bağırıyorum bu da kayda geçsin.

   konser çıkşında hiç sorgulamadan kalabalığı takip ettik ben bi çalılığa işedim sonra münih belediyesinin gönderdiği otobüslere doluşup metro istasyonuna doğru yollandık. tam bir magical mistery tour!! insan almanyada bir aracın içine tıkılınca kendini nazi kampına yollanıyor gibi hissetmiyor değil fakat otobüsün mikrofonunu alıp anlamadığımız bir dilde espriler şakalar yapıp gülen almanlar konser kadar etkiledi bizi. bir grup thom yorke seven alman sıkışık ve topluca bir yerden başka bir yere taşınıyor ve hepsi acayip mutlu. gerçek  volkswagen ;) (yazar burada almanca espri bile yapıyor sayın okuyucu.) hostele varınca hiç rüyasız harika bir uyku uyudum ve hayatımın en unutulmaz günü sonlandı.
   hiç merak etmeyin gezinin kalanını böyle ayrıntılı anlatmayacağım. sabah prag'a gitmek için erken kalktık ve ufak bir geç kalma sorunu yaşadık fakat bir sıkıntı çıkmadı. yolda uyuyarak falan öğleden sonra vardık ve hostele yerleştik. miss sophies kaldığımız en sevimli yerdi, eğer bir gün dur ben prağa gideyim derseniz miss sophies'de kalın diyeceğim sanıdınız dimi hayır... sevgilinizle gidin diyecektim sayın okuyucu çünkü her köşe başında başka bir romantizm başka bir müzik... müziğimiz hiç eksik olmadı. prag gerçekten çok etkileyici bir yer ama bu bir gezi yazısı değil de duygu yazısı bence, uzun uzun anlatmayacağım. sonra yine bir sabah erkenden kalkıp berline doğru yola çıktık.
   bakın o internette gördüğünüz kızlar iyi giyinmek için hiç uğraşmıyorlar çünkü yeteri kadar para verdikleri zaman hiiiiç düşünmelerine gerek kalmayacak şekilde kıyafetler satan harika mağazalar var berlinde ve muhtemelen diğer avrupa şehirlerinde. almanlıktan büyük tat aldığım için bi başlasam bir iki paragraf berlin överim size. bi kere bir sanat müzesi gezerken duyduğum zevki berlin metrosunu kullanırken de duydum çünkü mühendislik öğrencisiyim lan ilgimi çekiyor.
   ve 14 temmuz sabahına gözlerimi açtım. aylar öncesinden hayalini kurduğum, olması uzak, hayali güzel gün... gerçekten çok soğuktu -_- ve pazar olduğu için her yer kapalıydı ve sanırım deli olduğum için şortla gezdim. metroyla gezmek acayip hoşumuza gittiği için oraya buraya gidip üstümüze almaya kalın bir şeyler aradık ama en fazla I love berlin mağzasından reyyan bir sivit aldı. ha bu arada muse konserine gidiyoruz onu demedim dimi. neyse işte konser alanına geldik sanırım sabahın köründe falan kalkıp gelen muse sever teyzeler vardı sıranın önünde. cidden annem yaşında falanlar bir de erken gelip sıraya girmişler, hani eski groupielerden kim kaldı sorusunun cevabı. kapılar açılınca birbirimizden kopup deli danalar gibi koştuk, koştuk, koştuk ama bir boka yaramadı çok afedersiniz sayın okuyucu, önler hep dolmuştu. solistler genelde sahnenin seyirciye göre sol tarafında basscılar da sağ tarafında durur bunu herkes bilir heralde. biz sağ tarafta kaldık ve önde olmamıza rağmen matt'den baya uzaktaydık. biraz moralimizi bozdu bu durum elbette. bu arada biffy clyro ön grupdu ve gerçekten çok başarılıydılar hani türkiyeye gelsinler giderim. ayrıca james johnston'dan gözlerimi alıp da grubu tam izleyemedim diyebilirim çünkü bass çalan adam seviyorum ne yapayım. 

 james

   şu vakitten sonrasını anlatmak için nasıl başlayacağım bilmiyorum. stadyum konserlerinde harika sahne şovları oluyor muse'un fakat bu sahne bunlar için pek uygun değildi ve konser başlayana kadar ne getirmişler ne yapacaklar bilmiyorduk. başladığında sırtımda yanan bir şey vardı. şu alevli şeylerden getirmişler oraya buraya koyup üstümüze üstümüze verdiler ateşi. işin aslı sanki konserden önce biraz tatsız bir şey olmuş gibi biraz suratsızdı. çünkü konser vermeyi sevmeyen rock grubu zaten yok da yani, konser vermeyi o kadar seven adamlar biraz bile suratsız olunca hayranları hemen anlıyor. üstelik etrafımızdaki insanlar çok fazla kaba, bencil fakat az hayranlardı. biraz sinirlendik yani. böyle dedim diye konser kötüydü sanmayın sakın SAKIN! bu gözler chris wolstenholme'un götünü gördü arkadaşlar ne kadar kötü olabilir? matthew bellamy'nin anlaşılmaz ingmanca konuşmasını duydum. dominic howard'ın starlight çalışını dinledim. fangirlüğün dibine vurdum.




   konser çıkışında konserde atılan muso'lardan aldık kibar güvenlik görevlileri sayesinde. deli oldukları için kendilerine para bastırabiliyorlar. insanın kafası güzel olunca konserde alev de attırıyo dev robot da getirtiyor para da bastırıyor... hani kim ne diyecek? konser bitiminde turne tişörtü de aldım, sonra ilk sakin köşede yere yatıp başımıza gelenleri bi sorguladık.
   günün sonunda az ingilizcemle hostelin altındaki barda gezi olaylarını falan anlattım insanlara sonra da zorla dansa götürülüyordum fakat daha önce muse'u duymamış biriyle muse konserinden sonra dansa gidip de günümün harikalığını bozmazdım. ertesi gün de gidip dom'a dokundum :P  bu şekilde devam eden ve kafka'dan H&M'den alınan 5 avroluk bikini altına kadar bir takım ayrıntılarla dolu ve sonra yapılacak olan gezilere ilham ve cesaret veren bir geziydi. 

25 Ağustos 2013 Pazar

dışarı bakmak

   saatler önce doğan güneşin ısıttığı odadaki sessizliği yataktan parkelere verdiğim ağırlığımla bozdum. onu uyandırmadan odadan çıktım, bir kez açıldı mı gözlerim  bir daha uyuyamazdım onun aksine. önceki sabahlarda güzel elleriyle hazırladığı sofraları düşündüm yüzümü yıkarken. domateslerin üzerine zeytin yağı döküşünü ve çalan müziğe göre ayaklarının ufak dansını. bu gün de ben aynını yapabilirdim, yapmadım. bir sigara yaktım ve pencereden sokağı izledim. başka pencerelerden başka sokakları izlediğim günleri düşündüm. çocukken yatağımın yanındaki pencereden görünen sokağı hatırladım. karşı binanın camlarına yansıyan binamıza bakar karşıdaki binanın penceresinden dışarı bakmayı hayal ederdim. yine pencerelerin bu tarafındaki kahvaltı sofralarını değil dışarıdaki yaşamadıklarımı düşünüyordum. kurtulmam gereken bir kendim vardı ben de hızlıca hazırlanıp çıktım.
   yakın bi caddede kahvaltı söyledim kendime. normal zamanda kim buraya kahvaltıya gelirdi ki? herkes kaçıyor olmalıydı, kaçaklar için kahvaltı. siparişimi beklerken kaçtığım düşüncelerim yeniden yakaladı beni. neden mutlu ve sıcak bir evi uyanır uyanmaz terk ettin be kadın dedi biri. kendime mahcup oldum, bi süre sonra; beni üzen bir şey vardı ve bunun sebebinin kim olduğunu anlamak için ondan uzak durmam lazımdı ben kendi kararlarımı verebilirim dedi diğeri. şimdi biraz daha rahatladım, kendimle boğuşmam sırasında kahvaltı geldi ardında çay ve ekmek.
   tabağa bakarken salaklık ettiğimi basit bir tost söylemem gerektiğini düşündüm. çok fazla seçenek var ve lezzet açısından doğru bir sıra tutturmak gerek. daha önce çeşitli kahvaltı alışkanlıkları denedim hiç birini sürekli hale getirmedim.
   eve geri dönerken bir paket sigara daha aldım, onun anahtarlarıyla onun kapısını açarken fark ettim, döneceğini biliyorsan kaçmış sayılmazsın. yeni uyanmıştı "günaydın canım, nereden geldin?" "sigara almaya çıkmıştım, bir daha geri dönmeyeceğimi söylemek için döndüm, hoşçakal."

1 Temmuz 2013 Pazartesi

güneşin yaktığı teninde kaybolan gidişlerin
umutsuzluğun sesi öyle yumuşak ki
paketlenmiş anılar zamansız yırtılıyor zihnimde
heykellerin yıkılıyor caddelere ismini veriyorum
kıyılara, koylara, berrak mavi denize ve hayal edemediğim okyanus derinliklerine
aklımın götüremediği kalbimin olduğu yerlere
olduğum yerden olmadığın yerlere
atılan her adımda zamanın geçişi kadar acımasız
zalim değil kurallara uyuyor
benim gibilerin uyamayacağı kurallara
titreyerek, ayak parmaklarını reddederek, avuçlarını kanatarak
kanepe minderlerinin altında, uyanamadığım kabuslarımda
zor değil boğulur gibi nefes almak
almıyorum çünkü
görünmez mor bir ışık, sadece hissedebiliyorum
yılların değiştirmediği ve herkesin bildiği gibi
şimdi
şimdi
şimdi

çılgına dönüp defalarca kendini bodrum katından kaldırıma atanlar
hayatın bodrum katında ölüm yok
merdivenleri çıkarak gidemezsin
düşersin, itilirsin, yuvarlanırsın

26 Haziran 2013 Çarşamba

bu gün aynı güneşin altında soluklandığımız polise

   önce gezi parkında olan herkese orospu çocuğu dedi,
   sonra amirini nasıl geneleve götürdüğünü anlattı gülerek.
   orospuluğumuza lafı yok uçkurunun keyfindeki kiralık katilin
   kendi evladının, kendine haykırışına kulak tıkıyor şimdi.
   siktiği delikden çıkanı kaldıramıyor.
   orospu ve çocuğu belli, meçhul olanın kendisi olduğunu görüyor,
   hazmedemiyor.

   yakaladığı kaçakçının ona yalvarışlarını anlatıyor,
   odada bir ben bir o bir de allah vardı diyor
   odada bir ben bir ben bir de ben vardım diyor
   odada allah bendim diyor
   parayı alıp almadığını açıklamıyor.
   hay allah

   buralı bir ibne var bilir misin o da oradaydı diyor
   orası hep gay doluymuş
   belli ki batan bir şey var.
   sikemediği deliğe de göz dikmiş canavar.

   tam beş kişiydik diye başlıyor
   koca dünyadaki ufak beyninde dönen işkenceler...
   sonrasında söylediklerini anlamak için insan olmama şartı aranıyor.
   karşısındaki adamın suratı doğmayacak orospu çocuklarıyla dolu.

   tüm orospu çocuklarını öldürse de kendi sikini kesemez
   yaşasın orospuların döl yataklarından yeşeren direnişimiz!

19 Haziran 2013 Çarşamba

gecenin körü

   dinle,

   an dediğin şey öyle kırılgan ki seni görmüyor, şansın tutmuyor ve bitiyor.
   elleri, gözleri hatta elinin göğsüyle kalçalarının arasında dokunabildiği
   hiç de müşterek olmayan en masum teni bile isyan ediyor.
   acı eşiğin bellidir ama bu karanlığa ne kadar dayanacağını bilmiyorsun.
   başlangıcını hatırlamadığın hayatın sonuna inanıyorsun otel odalarının halı kaplı zeminlerinde.
   yan odadan gelen çıtırtıları duyarken uyuyabiliyor musun?
   aynı yerde olduğun sürece duvarları engel mi sayıyorsun?
   arkada bıraktıklarının hiç değeri yokken görünmeyen geleceğe tapan insanlar yaşıyorlarsa ben ölüyüm!
   ölüyüm ve canım pahasına ölmeye devam ediyorum.
   nefes aldığım sürece ölüyüm.
   yoksul, mutlu ve apaçık bir zihinle yaşamdan kalkan son trenin vagonlarında etime tütün sarıyorum.
   kaburgalarımı ezsen lav çıkar.


   gecenin körü nedir bildim, orada an yok.
   hafıza kaybının salt iğreçliği ve insan olmanın utancı yüzüne hızlıca, durmadan çarparken;
   pencereden dışarı fırlattığın haykırışların, kör bir adamın karanlığı kadar karanlık gecede duman gibi dağılıyor.
   başını ve sonunu hatırlamadığın siktiğimin hayatında ciğeri beş para etmez hatunların peşinde sıvazladığın egon,
   bileklerini kessen dahi öldüremeyeceğin egon,
   saf olandan nefret eden egon.


   öyle çok gözyaşı döküldü ki, o gün yağmur yağmaya utandı.
   güneş doğmasa, kuruyana kadar kanım ağlayacaktım.
   ve ancak uykularım bilir ki terimde boğulurcasına acı veren rüyalarımda bıçak kadar keskin kelimelerin...
   namussuz bir çağ bu biliyorum.