2 Ocak 2014 Perşembe

hikayedir

   2 ekim 2000
   belirli açılardan anlatacağım hikaye tutarsızlıklar içeriyor, insan olmanın getirileri zamanın götürülerini tutmuyor. bahsi geçen kişiler ve yerler tamamen gerçek olup gerçek dışı bir zamanda yaşanıyor.
   üç adım daha ilerlersem bir kağıt ve bir dolma kalemin durduğu, ahşap kaplama bir masanın yanında olacağım.

   29 nisan 2003
   bekle, onlar seni benim sevdiğim gibi sevmiyor

   14 eylül 2009
   ben çocukken yerden 10 santim kadar yükselip birkaç metre uçabilirdim. sahip olduğum tek yetenek buydu. bunu ilk sorguladığımda yine uçuyordum, birden ayaklarım yere değdi ve bir daha asla uçamadım. bu büyüdüğüm gündü, 1994 yılının bir yaz günü.
   o çocuk bu olaydan sonra küsüp arka odaya saklandı, 2008de bir bahar günü öldü. kimse öldüğünü bilmedi çünkü çocukların öldüğünü kimse bilmezdi.

   yaz 2010
   bu izpewe ile tanışmamın hikayesidir.

   izpewe konuşamayan çocuklara bir kuş olarak görünür, kimi zaman yeni biçilmiş çimen gibi kokar, yüzü bir dart tahtası gibiymiş bu yüzden göstermez. dünya adil bir yer olmadığı için sık sık dünyaya gelip kimi insan ve kötü kalpli bazı hayvanların ölümüne sebep olur. ondan söz eden insanların her kelimesine dikkat edilmelidir çünkü ancak yeni keşfedilmiş bir afrika kelebeği kadar bilgiye sahip olabiliriz onun hakkında. bunları bana o söyledi. izpewe ile ilgili bildiğimiz bir başka şey de yıldız ışığı olmadan yaşayamadığıdır. bu yüzden onu bize en yakın yıldız olan güneşin gökyüzünde parladığı saatler dışında görmek neredeyse imkansızdır. kendisinin sonsuz sayıda evrende sonlu sayıda dostu olduğunu biliyoruz, çünkü düşmanlarını ölüme mahkum eder. onun gibi bir dost istemezsiniz ama ona düşman olmayı seçmek hayattan vazgeçmek demektir.
   kendisi ilk defa bir akşamüstü yarasa kılığında odama geldiğini söylüyor. benimle ilgili farklı olan hiç bir şeyin olmadığını özellikle belirtmemi istiyor. ancak yaşadığı zamana göre bir iki yüzyıl sonrasını hak eden bir kaç bin insandan biriymişim. 1994 yılında beni itip yere düşüren oymuş, zavallı bir çocuğun küsüp arka odaya saklanması ve yıllar sonra yalnızlıktan ölmesi onun suçuymuş ve bu yüzden vicdan azabı çekiyormuş. çünkü çocukların ölmediği herkes tarafından bilinirmiş ve böyle bir hata yapmış olmak onun şanına şöhretine leke sürebilirmiş. 1994 yılının bir yaz günü ölümcül bir düşüş yaşayan bu çocuk için yapabileceği tek şey onun işe yaramaz büyümüş haline bir iki iyilik yapmak olabilirmiş. söylediğine göre bir daha asla uçamayacakmışım.
   bir insanla tanışmak için alışılmışın dışında yöntemleri vardır. gündüz vakti uykularında gelir insan yanına. onun kelimelerini duyamazsınız ama o konuşur ve konuşması bittiğinde ona cevap veremezsiniz ama o dinler. bir gündüz uykumun sonuna yetişti sıcak bir ankara gününün sıkıcı bir saniyesinde. o gelmese uykumun sonu olmayacakmış, çocuk hali ölen insanlar gündüz uykularında ölüp giderlermiş. öylesi çekilmez bir hayat yaşayıp kendi canlarına kıyacakları için adil olmayan dünya onlara bir kıyak geçermiş. bunlar izpewenin anlatıları.
   dört kez seslendi iki kez zıpladı! bunları göremedim ama bilmemi sağladı. çok önceki zamanlarda bunları gören atalarım varmış, belleklerinde öyle derin yer etmiş ki benim neslime kadar aktarılmış. neden aklımızda olduğunu bilmediğimiz yüzler ve sesler gibi bu bilgi de en fazla korkunç bir kabusta bilince çıkarmış. ve rüyalarımızda gördüğümüz yüzlerin hepsi atalarımızın aşık olduğu insanlarmış, bizler de aşık olduğumuz insanları sık sık rüyalarımızda görürsek genlerimize yerleşir nesiller sonra başka rüyalarda ortaya çıkarlarmış. bu sayede aşk ölümsüz olurmuş. konudan konuya atladığımı bilse nasıl da kızardı şimdi, elbet ben onun kızdığını göremezdim ama bilirdim.
   belirtilen bu zamandan sonra yaşayacağım her şey onun bir armağanıymış. iyi ve kötü şeyler olabilirmiş fakat doğru ve yanlış diye şeyler yokmuş. bunu unutmazsam ölü bir çocuğun ve bu çocuğun yıllarca çektiği acıların anlamını bulabilirmişim.
   ben hayatta herhangi bir anlam aramam.

   16 aralık 2013
   bu zamanı durduramadığım diğer günlerden biridir.

   18 şubat 2011
    yaşadığım şehirde yaşadığım bir günün hikayesidir.

   
buraya sık sık gelir misiniz? ben gelmezdim fakat çok beğendim ne yalan söyleyeyim. düşlerimde gördüğüm bir liman vardır gemilerin yük getirmediği vakitlerde gizli işler döner. bir telefon kulübesinden gelen cevapsız çağrı gibi bilinmez bir hisse kapılırım bu düşü ne zaman görsem. size de olur mu böyle şeyler? bir arkadaşım var benim sizi de anımsatıyor aslında saçları ve elleri, o hep böyle hisleri düşlerde değil gerçek hayatta yaşarız ama yaşamak istemeyiz derdi. ben anlamam bu işlerden, bunları düşünmek yoruyor insanı. şu ağaçların arasındaki kuş yuvasını gördünüz mü? burayı yuva bellemiş bir kuş ailesi olmuştur elbet ama şimdi taşınmış olmalılar, boş gibi görünüyor yuva. biz de bir kere taşındık, şimdi eski evimizde kim kalıyor diye merak ederim hep. banyonun fayansları onların da belleklerinde yer etmiş midir acaba veya kapı zili değişmiş midir? ama en çok da balkon demirlerini merak ediyorum.
   bir çay daha içer miydiniz? benden olsun. ne çok farklı çeşit çay var, insanlar ne farklı damak zevkine sahip ya hu. ben yemek yapmaktan hiç anlamam bu yüzden damak zevkim iyi değildir. yemek yapmanın kolay olduğunu söylerler ama ben kötü yemek yaparım diye çok endişeleniyorum. insan yediklerine saygı duymalı. dün bir belgesel izledim, yemek dedim ya oradan aklıma geldi. yabancı bir ülkenin pazarından alışveriş yapıyordu adam. yöresel meyveler, peynirler hatta et çeşitleri neler neler görmeniz lazım! böyle şeyler izlerken en çok kameramanları düşünürüm, onlar da oradalar ama orada yokmuş gibi kameraya bakarak bizimle konuşuyor esas adam. ne enteresan meslek. filmlerde farklı ama filmleri çekerken... aaa şuna bakın ne güzel renkleri var kedinin, böylesi gri kedilere bayılırım. bu bahçede çok kedi var, gelen insanlar besliyor demek ki. benim hiç kedim olmadı, bir zamanlar bir yavru kedi gözlerimin içine bakıp yemek dilendi benden, ben de onu alıp eve götürmeyi düşündüm ama olmak istediği yerin sokak olduğunu belli etti bana. kedilerin ne istediklerini insanlardan daha iyi bildiğinden emin oldum ben de. hah ne diyordum film çeken kameramanlar, onlar daha farklılar, o mekanda olmadıklarından iyice emin izlemek lazım filmleri. tabi siz de bir kameraman değilseniz. eğer bir kameramansanız o halde meslektaşınız nasıl çekim yapmış diye incelemeden edemezsiniz.
   3 yıldır yaşıyorum bu şehirde ben, bu mevsimde böylesi güzel hava şaşırtıcı doğrusu. hemen dışarı çıktım insanları izleyeyim diye. bu caddeden pek az insan geçiyor ama yine de bir başka keyif veriyor bana. bakın şu köşedeki bakkala giren çıkan insanları iyi izleyin. bana kalırsa bakkalın yüzü pek gülmüyor. bunu çıkan insanları izleyerek anlayabilirsiniz. ben öyle yapıyorum ve bir gün o bakkala gidersem bunu bilerek gideceğim. fakat evim buraya yakın değil o yüzden gideceğimi hiç sanmıyorum, gerçi insanın başına ne geleceği hiç belli olmaz bir bakmışsın başka bir mahalle bakkalındasın.
   kitaplarla aranız iyi gibi gözüküyor, nereden anladım biliyor musunuz? dinlemeyi iyi biliyorsunuz. sizin gibi insanların kitap okuduğunu hemen anlarım, ben de çok sık kitap okurum. halk kütüphanesine gider saman yapraklı romanlar alırım. tahminimce az okunmuş adı sanı pek bilinmez kitaplar oluyor bunlar. fakat öyle çok merak ederim ki diğer insanların merak etmedikleri bu kitapları.
   ben artık kalkayım, bir çocuğun ölümüyle ilgili bir araştırma yapıyorum. aramızda kalsın ölen bir yetişkin olsa intihar derdim fakat 10 santim yüksekten düşüp saklanarak ölmez hiç bir çocuk. kim bilir ölmese sizin gibi o da buraya gelip... sahi siz ne yapıyorsunuz burada?

   18 aralık 2013
   bu uyanık halde gördüğüm ilk sendir.

   9 temmuz 2012
   şiirimin köşesine oturdu izpewe. uzun süredir ilk defa kendini anımsattı. koyu yeşil ayakkabılar giyen bir kadının gölgesinde dinlenmiş uzun süre. bize kısa gelen yıllar onun için ömürden uzun ömürmüş. bir ömrü bir gölgede geçirecek kadar çok sevmiş koyu yeşil ayakkabılı kadını. kadın yaşlanıp ölünce john singer sargent'ın yanına uğramış fakat kendini anımsatmamış. john singer kadını resmetmiş.
   1876 yılında montanada kızılderililerle birlikte amerikan kuvvetlerine karşı savaşmış izpewe. savaş üç yaz günü sürmüş, ikinci gün ölen cesur bir yerli onuruna korkak bir kız doğmuş yıllar sonra. işte bu yüzden dedi dünya adil bir yer değil. bunu herkes duydu, duymazlıktan geldi.
   öldürdüğü çocuğun büyümüş haline hediye ettiği sefil hayatı kontrol etmeye geldiğini söyledi. hayat nasıl gidiyor diye sordu bana ama duymadım. bir kereye mahsus ondan istediğim bir şeyi yapacağını hatırlayıp hatırlamadığımı sordu. cevap vermedim fakat dinledi.
   şiir bittikten sonra izpewe gitti. şiiri yedim.

   26 aralık 2013
   bu uyanıkken aradığım son sendin.

   10 mart 2013
   bu yaşamaktan ölesiye korkan bir adamın hikayesidir.

   konuya hakim olmadığı için çok sinirliydi biliyorum.
   bildiğim şeylerin bu kadar fazla olması beni çok rahatsız ediyor, sadece konuşmak bile öylesine güzelken, yazamamanın verdiği acıyı tahmin edemezsin. o da edemez.
   iyi niyetli olmak hiç bir şeyi değiştirmiyor asla değiştirmedi.
   kurtulmak için koşmak yerine bekliyorum, hareketsiz beklersem insanlar bir şekilde uzaklaşmış olacak. bu da kurtuluşun farklı bir yolu.
   üstelik o da kendini öldürse geride bir mektup bırakacak olanlardan. kendini öldürecek kadar kendinden değil dünyadan nefret ediyor. dünyadan kurtulmak istiyor diğer insanlardan, polenlerden, çamaşır makinesinde asılmayı bekleyen çamaşırlardan ve ödenecek faturalardan kurtulmak istiyor; kendisinden değil. öyle kızmış ki dünyaya, tutup kendisini öldürse okuyup yaptıklarına pişman olsun diye insanlar, polenler, çamaşır makinesinde asılmayı bekleyen çamaşırlar ve ödenecek faturalar. bir mektup yazıyor; polenlerin beni hapşırmaya hakkı yoktu diye düşünüyor, çamaşırların bana benim onlara muhtaç olmam çok saçma diyor, ihtiyacı olmadığı bir düzenin vergili faturalarını ödemek istemiyor, insanlarsa her zaman sadece bencil oluyor.

söyleyemediklerinin altında ben eziliyorum.

işte yine aynı şeyler oluyor, gerçek bir kurtuluşa asla yetişemiyorum. başka bir şarkı daha başlıyor bitiyor. hikayesini asla bilmiyoruz kendimiz yazıyoruz. hem dökülen gözyaşlarının gelecekte işimize yarayacağını mı sanıyorduk ne, bol bol ağladık. işe yaramadı. lütfen artık kafamın içinden çıkarın bunu.
   yapılacak bir iki görüşme daha var sonra herkes gidecek. aynı yollardan birbirinden habersiz yürüyecekler. farklı kararları aynı kaçışa kavuşmak için alacaklar. birbirlerine ihtiyaç duyacaklar ama asla söyleyemeyecekler. daha önce yaptıkları hataları asla geri döndüremeyecekleri için yollarından asla sapmayacaklar. birlikte de olmayacaklar ama asla ayrılamayacaklar da.
   ve güneşli bir pazar gününde geçirilen sinir krizleri sadece insanlıktan uzaklaşmayı sağlıyor. geceleri daha az uyumayı ve kitaplara daha çok inanmayı ve yalnız olduğunu hatırlamayı. elinde kalanla idare etmeyi bilmiyoruz, öğrenmeyeceğiz de.

   1 ocak 2014
   bir umudun üstüne ateş edişimdir.

   15 haziran 2013
   hiç de olmayacak işler oluyor bunlar hep deliliğin göstergesi, sıkı sıkı tembihlemişti beni bunları yaz ama yaşama diye. yavaş yavaş olan şeyler hızla olanlardan daha korkunçtur. üstelik korkularımızı bastırdığımız bu şehir hayatında korkulacak hiçbir şey kalmadığı için daha derinlerde yavaş yavaş korkuyoruz. yalanlarından çok korkuyorum.
   seni affediyorum. pişman olmaya inanmam yine de hayatıma olduğu için pişmanlık duyduğum tek insan sensin. ben bu günün kırıklarını asla temizlemedim, yüreğimin ortasında kalsınlar ve parlasınlar. her gelenin ayağına batsın ve onlar da acıma ortak olsunlar. bana verdiğin acıyı ben de başkalarıyla paylaşayım ki acım acımız olsun.
   izpewe gelsin diye çok bekledim.

   24 eylül 2013
   öğretinin öğrenildiğinin hikayesidir.

   dün yaşadıklarım izpewenin işiymiş. kötü insanları affetmemem gerekirmiş, bana söylediklerini hep unutuyormuşum; doğru bir insan değil iyi bir insan olmak erdemmiş. onun doğrusuna göre kötü olan herkes ölümü hak edermiş ama bu benim doğrularımla çelişirmiş, bu yüzden iyi olanı yapar kendi doğrularına göre yaşamazmış. hak etmediğim halde bana bir iyilik yapmış ve insanların ne kadar yanlış olduğunu göstermiş, bunun karşısındaki çaresizliğimden ders almalıymışım. dün yaşananlar uzun bir yolun bitişiydi. hala bir istek hakkım olduğunu hatırlattı, hatırlamadım.

   2 ocak 2014
   lütfen bunların hiçbiri yaşanmamış olsun, hayatımın en iyi yanlışısın.



orhan peker | kuşlar

7 Aralık 2013 Cumartesi

7,046 milyar

  bu sabah kalktığımda hiç uyumamıştım. ışığı söndürdüm ve kül tablasını boşalttım. bulanık görüyordum. uyuyamadığım için bulanık görüyor olmalıydım, yıllardır gözlerim bozulmadığı için şanslıyım. belki de artık zamanı gelmiştir, daha az net görmenin pek zararı olmaz. artık göreceğim şeylere anlam yüklemeyeceğim. bir kaç yıldır da duyduklarıma anlam yüklemiyorum. hazırlanıp işe gitsem iyi olacak.
  beş yıldır aynı yerde çalışıyorum. iş arkadaşlarımla iş arkadaşlarım gibi arkadaşız, patronumla da patronum gibi sevişiriz. bir sabah otobüsten inip ofisin olduğu binaya yürürken yanıma gri audisiyle yaklaşıp binmemi istedi. yolumuz çok kısa olduğundan ve patron işçi samimiyetini aşmamak için pek az konuştuk. binanın garajına girdi arabayı park etti ve o güzel elleriyle hızlıca arabanın kapısını çarptı. asansöre kadar yavaşça yürüdük yalnızca bir kere birbirimize bakarak gülümsedik ve asansör geldiğinde önce onun binmesi için ufak bir el hareketi yaptım. daha önce bodrum katından ofisin olduğu kata çıkmadığım için bu seferki asansör yolculuğu 6 saniye daha uzun sürdü. böyle zamanları değerlendirmek için zamanı sayarım. akıp gitmesine izin veririm ve beynimi boşaltırım. işin aslı 6 saniye konusunda yanılıyor olabilirim çünkü bir an için eteğinin hizasındaki diz kapakları dikkatimi dağıttı.
  gün boyunca diz kapaklarını düşündüm.
  iş çıkışı durağa yürürken aynı arabanın hızla geçtiğini gördüm. içine bakmadım. eve gittiğimde normalden daha az yorgundum. hayatıma yeni iki diz kapağının girmesi beni mutlu mu etti diye düşünmek istemedim, bunun yerine duşa girip onu düşündüm. benim durumumda bir erkeğin yapacağı şeyleri yaptım. genelde yan sokaktaki küçük marketteki kasiyer kızı düşünürdüm. bazen de değişiklik olsun diye başka kadınları. ofisteki ayşeni de düşünmüşlüğüm vardır ama onu aklıma bile getirmemiştim.
  ertesi gün yüzünü bile görmedim. ta ki çıkışta gri audi bu sefer sol camını aralayıp bu gün için bir planım olup olmadığını sorana dek. böyle anlarda insanın aklına çok şey geliyor. ilk olarak sevişmek geldi sonra 5 yıldır çalıştığım yerden kovulma ihtimalim. daha sonra sadece arkadaş olmak istiyor diye düşündüm. sonra belkide bir iş verecek ne salağım dedim. doğruyu söyledim; yok. belki beraber bir yere gideriz gibi bir şeyler söyledi tam olarak hatırlamıyorum. iş çıkışı bile olsa patrona karşı gelecek değildim. arabaya bindim ve çok az konuştum. daha önce gelmediğim ve evime ancak üç vasıtayla dönebileceğim mesafede bir bara geldik. böyle bir kadının gitmesini bekleyeceğiniz türden bir yer değildi. daha çok gençlerin takıldığı ama bizim yaşımızdaki insanların gençliğinde moda olan şarkıların çaldığı, anladığım kadarıyla böyle bir tarz tutturmaya çalışan küçük bir yerdi.
  bana kaç yıldır bu ofiste çalıştığımı, işlerin nasıl gittiğini, hayatımdan memnun olup olmadığımı sordu. kendimi hiç rahat hissetmiyordum ve bunu ona çaktırmamak için daha çok kasılıyordum. sorulara kısa cevaplar verip ona pek soru sormamaya çalışıyordum. onunla flört ettiğimi sanacak diye çok korktuğumu hatırlıyorum. içimde ne yapmaya çalıştığını anlayamamanın verdiği korku yüzüme vurmasın diye uğraşmaktan hiç bir şeye konsantre olamıyordum. konuşmadan tatmin olmamış olmalı ki 1 saat sonra istersen seni eve bırakayım dedi. senin için sorun olmazsa gibi bir şeyler söyledim o sırada hesabı ben mi ödemeliyim yoksa paylaşmalı mıyız diye düşünürken ceketini aldı ve kalktı. garson kalktığımızı görür görmez boş masaya yeni müşteri almak için masayı silmeye başladı. garsona hesabı alabilir miyim dedim ve adam yüzüme bakmak istemeyen bir tavırla hesabı hande hanım ödedi beyefendi dedi. ne yapacağımı iyice şaşırmış bir halde çoktan ceketiyle beraber bardan çıkmış olan handenin yanına koştum. buna hiç gerek yoktu izin ver de kendi payımı vereyim dedim. soğuk yanıtlar verdi. bir patrona böyle bir anda ne kadar ısrar edebilirdiniz ki? arabaya bindik, çalıştırmadan önce biraz bekledi. iyi misin istersen ben kullanayım alkole alışığımdır dedim. o sırada bana dönüp gözlerimin içine baktı ve bakışları tüm bedenimi hareketsiz kılmaya yetmişti ki beni öpmesinden korktuğum an beni öpmeye başladı. tüm bu olanların saçma klişeliği içinde tek düşündüğüm şey onun patronum olduğunu düşünmemekti. ne olursa olsun güzel bir kadına ne kadar karşı koyabilirsiniz ki?
  öpüşmeyi bıraktığımızda, bana gidelim lütfen dedi. kafa salladım. ne uzak ne yakın sayılabilecek bir mesafede yeni yapılan bir sitede oturuyordu. güvenlik görevlisi gülümseyerek kapıyı açtığında...
   bunlar olalı 1 yıldan fazla zaman geçti, ertesi gün neyse ki erkeklerin iki gün üst üste aynı kıyafetle işe gitmeleri dikkat çekmiyor diye düşünmüştüm. sonraki 2 ay boyunca güvenlik görevlisinin gülümseyen yüzünü onlarca kez gördüm. benim gibi bir adamın bunları yaşaması ne sıra dışı diye de düşünmüştüm. saçmalık. bu olaydan 4 ay sonra iş değiştirdim, 7 ay sonra kasiyer kızla seviştik, 11 ay sonra artık kullanmıyorum diye kapatmayı planladığım ev telefonum çaldı. dün iki kat altta oturan kız intihar ettiği için bina polis doldu.
   kız bir not bırakmış, elbette bırakacak ölüme bile saygısı yok insanların.

"   bu bir kadının ve birçok adamın hikayesi. ne yaptığından emin fakat ne yaptığını bilmeyen bir kadının hikayesi. her gün uyumaya cebinde hayalleriyle dönen, hayallerini yakarak ısınan ve içmeye şarap bulamayan, susuzluğun anlamını bilen bir kadının hikayesi.
   kelimeleri ciğerleriden gelen havayla anlamlandıramayan, ancak midesinden gelenlerle kusan beyaz bir kadının karanlık hikayesi. gözlerin sadece ışığı algıladığı dünya gezegeninde görünmez bir kadın. "

   bu binadan taşınıyorum.

25 Ağustos 2013 Pazar

dışarı bakmak

   saatler önce doğan güneşin ısıttığı odadaki sessizliği yataktan parkelere verdiğim ağırlığımla bozdum. onu uyandırmadan odadan çıktım, bir kez açıldı mı gözlerim  bir daha uyuyamazdım onun aksine. önceki sabahlarda güzel elleriyle hazırladığı sofraları düşündüm yüzümü yıkarken. domateslerin üzerine zeytin yağı döküşünü ve çalan müziğe göre ayaklarının ufak dansını. bu gün de ben aynını yapabilirdim, yapmadım. bir sigara yaktım ve pencereden sokağı izledim. başka pencerelerden başka sokakları izlediğim günleri düşündüm. çocukken yatağımın yanındaki pencereden görünen sokağı hatırladım. karşı binanın camlarına yansıyan binamıza bakar karşıdaki binanın penceresinden dışarı bakmayı hayal ederdim. yine pencerelerin bu tarafındaki kahvaltı sofralarını değil dışarıdaki yaşamadıklarımı düşünüyordum. kurtulmam gereken bir kendim vardı ben de hızlıca hazırlanıp çıktım.
   yakın bi caddede kahvaltı söyledim kendime. normal zamanda kim buraya kahvaltıya gelirdi ki? herkes kaçıyor olmalıydı, kaçaklar için kahvaltı. siparişimi beklerken kaçtığım düşüncelerim yeniden yakaladı beni. neden mutlu ve sıcak bir evi uyanır uyanmaz terk ettin be kadın dedi biri. kendime mahcup oldum, bi süre sonra; beni üzen bir şey vardı ve bunun sebebinin kim olduğunu anlamak için ondan uzak durmam lazımdı ben kendi kararlarımı verebilirim dedi diğeri. şimdi biraz daha rahatladım, kendimle boğuşmam sırasında kahvaltı geldi ardında çay ve ekmek.
   tabağa bakarken salaklık ettiğimi basit bir tost söylemem gerektiğini düşündüm. çok fazla seçenek var ve lezzet açısından doğru bir sıra tutturmak gerek. daha önce çeşitli kahvaltı alışkanlıkları denedim hiç birini sürekli hale getirmedim.
   eve geri dönerken bir paket sigara daha aldım, onun anahtarlarıyla onun kapısını açarken fark ettim, döneceğini biliyorsan kaçmış sayılmazsın. yeni uyanmıştı "günaydın canım, nereden geldin?" "sigara almaya çıkmıştım, bir daha geri dönmeyeceğimi söylemek için döndüm, hoşçakal."

1 Temmuz 2013 Pazartesi

güneşin yaktığı teninde kaybolan gidişlerin
umutsuzluğun sesi öyle yumuşak ki
paketlenmiş anılar zamansız yırtılıyor zihnimde
heykellerin yıkılıyor caddelere ismini veriyorum
kıyılara, koylara, berrak mavi denize ve hayal edemediğim okyanus derinliklerine
aklımın götüremediği kalbimin olduğu yerlere
olduğum yerden olmadığın yerlere
atılan her adımda zamanın geçişi kadar acımasız
zalim değil kurallara uyuyor
benim gibilerin uyamayacağı kurallara
titreyerek, ayak parmaklarını reddederek, avuçlarını kanatarak
kanepe minderlerinin altında, uyanamadığım kabuslarımda
zor değil boğulur gibi nefes almak
almıyorum çünkü
görünmez mor bir ışık, sadece hissedebiliyorum
yılların değiştirmediği ve herkesin bildiği gibi
şimdi
şimdi
şimdi

çılgına dönüp defalarca kendini bodrum katından kaldırıma atanlar
hayatın bodrum katında ölüm yok
merdivenleri çıkarak gidemezsin
düşersin, itilirsin, yuvarlanırsın

19 Haziran 2013 Çarşamba

gecenin körü

   dinle,

   an dediğin şey öyle kırılgan ki seni görmüyor, şansın tutmuyor ve bitiyor.
   elleri, gözleri hatta elinin göğsüyle kalçalarının arasında dokunabildiği
   hiç de müşterek olmayan en masum teni bile isyan ediyor.
   acı eşiğin bellidir ama bu karanlığa ne kadar dayanacağını bilmiyorsun.
   başlangıcını hatırlamadığın hayatın sonuna inanıyorsun otel odalarının halı kaplı zeminlerinde.
   yan odadan gelen çıtırtıları duyarken uyuyabiliyor musun?
   aynı yerde olduğun sürece duvarları engel mi sayıyorsun?
   arkada bıraktıklarının hiç değeri yokken görünmeyen geleceğe tapan insanlar yaşıyorlarsa ben ölüyüm!
   ölüyüm ve canım pahasına ölmeye devam ediyorum.
   nefes aldığım sürece ölüyüm.
   yoksul, mutlu ve apaçık bir zihinle yaşamdan kalkan son trenin vagonlarında etime tütün sarıyorum.
   kaburgalarımı ezsen lav çıkar.


   gecenin körü nedir bildim, orada an yok.
   hafıza kaybının salt iğreçliği ve insan olmanın utancı yüzüne hızlıca, durmadan çarparken;
   pencereden dışarı fırlattığın haykırışların, kör bir adamın karanlığı kadar karanlık gecede duman gibi dağılıyor.
   başını ve sonunu hatırlamadığın siktiğimin hayatında ciğeri beş para etmez hatunların peşinde sıvazladığın egon,
   bileklerini kessen dahi öldüremeyeceğin egon,
   saf olandan nefret eden egon.


   öyle çok gözyaşı döküldü ki, o gün yağmur yağmaya utandı.
   güneş doğmasa, kuruyana kadar kanım ağlayacaktım.
   ve ancak uykularım bilir ki terimde boğulurcasına acı veren rüyalarımda bıçak kadar keskin kelimelerin...
   namussuz bir çağ bu biliyorum.