flickr.com/photos/belmasebil/

2 Mart 2014 Pazar

herhangi bir yer her şey ve her yer

   şu boş ekrana bakıp yazmaya başlamak öyle keyifli ki bu sefer de keyfimden erteliyorum yazmayı. genel konuşacak olursak yazacak birkaç şey birikmiş olabilir fakat şimdi anlatacaklarım benim için çok daha önemli. bir yıl önce trabzonda kitap zamanı adında düzenlenen ve birçok yazarın geldiği bir etkinlik düzenlenmişti. etkinliğin ilanlarında gözüm tek bir ismi aradı; hakan günday. ne yazık ki yoktu... fakat bu sene ikincisi düzenlenen etkinlik afişlerinde arayış içindeki gözlerim gördüğüne inanamadı, beynime yolladığı bilgi parçacıkları binlerce süzgeçten geçti, onlarca fikir üretti ve en sonunda bir şekilde tanışmak, aklımdaki soruları sormak için bir yol buldu. neden röportaj yapmayalım ki?
   heyecanlı kısma başlamadan önce söylemek istediğim birkaç şey var. bu kısmı kesinlikle uzatabilirim fakat sadece şunu belirtip geçeceğim; benim için bir eserin kendisi kadar üreticisi de önemlidir. o beyindeki düşünceler, kelimeler, şekiller, renkler, sesler ve diğer her şey. ve tüm bunları hesaba katarsak hakan gündayın yeri çok ayrı oluyor. yazdıkları kadar fikirleri, naifliği, birikimi, üslubu ve tarzıyla beni etkileyen üstelik anadilimde yazan bir yazar. işte tüm bunlardan ve daha fazlasından güç alarak bu röportajı kesinlikle yapmaya karar verdim.
   söyleşinin olacağı günden bir gün önce reyyandan soru hazırlamasını istedim. işin aslı "ya çok seviyom yaaa" içerikli bir konuşma sırasında 6 soru hazırlayabildik. daha çok bizim merak ettiklerimiz üzerine olan sorulardı ve belkide röportaj nasıl yapılır el kitabına göre oldukça eksik sorulardı. 1 mart cumartesi günü çağhanla birlikte röportajı yapmak en kötü ihtimalle kısa bir konuşma yapabilmek için erkenden gittik etkinliğin yapıldığı otele. umutsuzca gezindik, kimseyi göremedik ve en sonunda otelin lobisine çıkmaya karar verdik. belki de otelin barında-restoranında olabilir, kalabalığın içinde duracak değil ya diye düşünerek çağhandan resepsiyona "otelin barı nerede?" diye sormasını istedim. resepsiyona gittik, görevli kadının telefon konuşmasının bitmesini bekledik, en kaliteli gülüşümüzü takındık ve çağhan sordu; "hakan günday odasında mı acaba?"
   evet sanırım çağhan böyle bir insan. görevli kadın "az önce çıkmıştı fakat bir kontrol edeyim, kim arıyor diyeyim?" diye sordu. çağhan karadeniz gazetesinde çalıştığı için, gazeteden röportaj için geldik dedi. kadın odayı aradı ve telefonu "peki iletirim." diyerek kapattı. o an ikimiz de gelemeyeceğini düşündük çünkü "peki iletirim." pek olumlu bir cevap gibi değildi. fakat düşündüğümüz gibi olmadı, 15 dakika lobide beklersek hakan beyin geleceğini söyledi kadın. sonra ben lobide bir koltuğa kendimi attım fakat hangi koltuğun daha iyi olacağını bile düşünmekten kendimi yorduğum milisaniyeler geçirdim. bar sormak için gittiğimiz resepsiyondan hakan gündayı aratmak!
   şimdi elimde yarım yamalak sorularla bir otel lobisinde en sevdiğim yazarın yanıma gelmesini bekliyordum evet harika. zavallı kalbim... kaç dakika beklediğimi bilmiyorum, gelene kadar çağhanın kafasını nasıl şişirdim hatırlamıyorum. fakat hakan gündayın gelip resepsiyona bizi sorduğu anı çok iyi hatırlıyorum. yanımıza gelip merhaba ben hakan demesi, sadece merhaba dedim çünkü o an ismim çok önemsizdi. merhaba ben asil, ben kinyas, ben derda, ben gaza, ben herneyse!
   son derece kibar ve kibirsiz bir insan olduğu için ve ne yapması gerektiğini çok iyi bildiği için ve karşısında genç iki insan gördüğü için diyebilirim ki ilk 5 dakika o bizimle röportaj yaptı. hangi bölümü okuduğumuzu, trabzonda neler yaptığımızı, yazıp yazmadığımızı gerçekten ilgilendiğini hissettirerek sordu. söyleşiye kadar olan kısıtlı süreyi iyi kullanmak için hızlıca röportaja geçmek durumunda kaldık ve beceriksizce sorduğum tüm sorularıma son derece ayrıntılı ve açıklayıcı cevaplar verdi. konuşmanın sonunda, gazete için yaptığımızı söylediğimiz röportaj ola ki gazetede yayınlanmazsa gazeteye vermek yerine fanzinimize koyabilir miyiz diye sorduk. boşver gazeteyi fanzine koyun direkt dediği için gönül rahatlığıyla bloğa da koyacağım röportajı.
   daha sonra söyleşi oldu ve en sonunda kitaplarını imzaladı. konuşacağımız vakitten çalmamak için kitapları ben de sonradan imzalattım. zaten yeni bir kinyas ve kayra almam gerekiyordu çünkü kendim için değil olası ilk çocuğum kayra için imzalattım. eve gelip ses kaydından 15 dakikalık konuşmayı metin haline getirdik. tahmin edersiniz ki konuşma dilini yazıya aktarmak oldukça zahmetli oldu, hele benim gibi bir dilbilgisi katledicisi için çok zordu. neyse ki reyyan yazdığımız metni düzenledi ve daha okunası, anlaşılır bir hale getirdi.
   röportajı tam olarak düzenlemeden olabildiğince geniş halini koyacağım buraya. fanzin için biraz daha düzenlenmeli ve bir giriş yazısı yazılması gerekli. ayrıca blogda yaptığımın aksine büyük harf kullandık ve imlaya dikkat ettik. yine de oldukça amatörce.
   neyse buyurun tüketin;
   

+Daha romanında liderlik ve diktatörlük üzerine yazdınız. Baş karakterimiz Gaza’ nın “Gücün Gücü” makalesinde yaptığı totalitarizme dair gözlemlerin ne kadarı yakın gündemi kapsıyor veya kapsıyor mu?

-Böyle şeyler asla gündemden düşmez. Mitolojide de vardı; muhtemelen bir gün başka gezegenlerde de yaşamaya başladığımız zaman da olacak. Kişinin veya bir kurumun, gücü toplum içinde ele geçirdiğinde merhametinin sınanmaya başlaması, kendi koyduğu kurallara kendisinin ne kadar uyup uymadığı, o sınırlar dahilinde yönetime devam etmesi daima insanlığın ilk sorunlarından biri olarak kalacak. Bu kişinin kurt adama dönüşeceğini bildiği için kendini radyatöre kelepçelemesine benziyor. Bu bir tercih. Ya kelepçelersiniz kendinizi ya da dolunayı beklerisiniz ağzınız sulanarak. Onun için bana sorarsanız, bu daima gündemde olan bir şey. Hatta gündemden asla düşürülmemesi gereken bir şey bu durumun sorgulanması. Çünkü birini tanımak istiyorsan ona güç ver. Derhal sana iç dünyasını gösterir.

+Peki benzer bir konudan devam edersek, gezi olayları ile ilgili ne düşünüyorsunuz? Amacına ulaştı mı? Sizce bir amaç var mıydı?

- Bununla ilgili net görüntü muhtemelen bundan on yıl sonra, onbeş yıl sonra,  hatta yirmi yıl sonra ortaya çıkacak. Dolayısıyla hala dumanı tüten bir vaka hakkında konuştuğumuzu hiç unutmayalım. Ama bazı şeyleri bugünden söyleyebilmek mümkün. Bütün o sokak hareketlerini çok geniş bir şekilde temellendirmek gerekirse, temelleri ve ortak noktaları gösteri ve yürüyüş hakkı için yapılan gösteri ve yürüyüşler olmaları. Gösteri ve yürüyüş hakkını elde etmek için, anayasada belirlenmiş olan ancak kanunlarla sınırlandırılan gösteri ve yürüyüş hakkının öncelikle genişletilebilmesi için… Bana sorarsan temel ortak noktaları bu: her şeyden önce protesto hakkına sahip olabilmek için yapılan protestolar. Çünkü biliyorsunuz ki ifade özgürlüğünün temellerinden biri bu: bir konudaki düşünceni, bu düşünceyi paylaştığın kişilerle çıkıp sokakta dile getirmek. Bunun haricinde yine bugün söyleyebileceğimiz başka bir şey var: Türkiye’nin politik hayatında yeni bir aktör var. Herhangi bir karar almadan önce, herhangi bir kararnameyi imzalamadan önce, herhangi bir yasa çıkarmadan önce dikkate alınması gereken yeni bir aktör. Bu aktörün belli bir bakışı var, dolayısıyla ciddiye ve dikkate alınması gerekiyor. Bu önemli, çünkü biliyorsunuz ki demokrasi daimi bir güçler mücadelesi. Şimdi o güçlere yeni bir güç eklendi ve öylesine hareketli ve kendini yenileme özelliğine de sahip ki… Kendini yenileme özelliğine sahip hareketler çok uzun ömürlü olurlar. Ve kendini sorgulayabilen bir hareket olduğu için de bana sorarsanız daima var olacak bir bakış açısı. Toplumda kesinlikle eksik olan bir bakış açısı vücut buldu. Önemli bir politik aktördür, bu ruh ve bu hareket.

+Biraz da kitaplar hakkında konuşmamız gerekirse, son kitabınızda Harmin ve Dordor diye iki karakter var, onları biraz Kinyas ve Kayra’ya benzettik. Bu istemli olan bir şey miydi?

-Ben Jack London’ ı çok seviyorum. Jack London kitapları benim için çok önemli kitaplar. Macera romanlarıyla büyüdüm, korsanlarla büyüdüm, denizlere açılanlarla büyüdüm. Bana sorarsan Robinson’ın adası var da bizim harita bilimciler bulamadı. Dünya üzerindeki hiçbir atlasta olmamasının sebebi bulunamamış olması. Başka bir haritada var ama mutlaka. Lilliput da var, Gulliver’ in gittiği ülke de var, bunların hepsi var. Harmin ve Dordor işte haritalarda göremediğin topraklardan gelenler. Onlar birer macera adamı. Onlar maceraperestler. Benim klasik anlamda romandan anladığım belki daha klasik macera romanlarında bulabileceğimiz karakterler… Dolayısıyla tabii ki Kinyas ve Kayra ile de ortak noktaları var. Tamamen olmasa da… Belki bir denge de oluşturabilirler diye düşünüyordum. Romanda ki genel atmosferin çok dışında iki karakter onlar. Genel atmosfere baktığında son derece gerçekçi anlar ve sahneler varken sanki Gaza’nın gördüğü bir rüyanın kahramanları gibi onlar. Gerçekte varlar mı yoklar mı o da belli değil. Çünkü o çocuğun içinde bulunduğu hayatın çok dışında karakterler. Ama bir yandan da en yakınındalar, gerçekten de rüyalar gibi. Hem en yakınında, uykusunda; ama uyandığı anda yok.

+En sevdiğim romanlarınızdan biri olan Azil, termodinamiğin ikinci yasasıyla başlıyor. Peki siz bilimle veya bilim felsefesiyle ne kadar ilgilisiniz? İlgi alanınız mı yoksa yazmak için mi araştırıyorsunuz?

-Kesinlikle ilgi alanım hatta ilgi alanımdan öte beni eğiten, beni geliştiren, bana öğreten bir alan. Bilimle ilgili her şey, nesine dâhil olabilirsem, hangi alana dâhil olabilirsem bana daima kazandırmıştır. Çünkü ben hikâyenin ve hikâye anlatma işini matematikle çok akraba görüyorum. Her şey matematikle başlıyorsa eğer bana sorarsan bir öyküde kurulan denklemler ve o denklemlerin maruz kaldığı fizik kanunlarının hepsi iç içe. Hatta enteresandır ki bilimle hikâyecilik arasındaki bağın kanıtı bir kelimedir aslında: bilim kurgu. Bunlar yan yanadır. Bilim kurgunun illa Uzay Yolu’nda geçmesi gerekmiyor. Azil de bilim kurgudur. Bilim en nihayetinde fiziğin, doğanın kanunlarıyla ilgilenir, onları bulmaya çalışır. Onları çıkarır bir ormandan, karların altından, jeologsan eğer taşların altından. Bu dünyaya elini sokar ve sökmeye çalışır, kurallarını öğrenmeye çalışır. Hikâye anlatan da insan denilen varlığı öğrenmeye, biraz olsun aynada gördüğü şeyin netleştirmeye çalışır. Öncelikle bir şey bilmediğinin ön kabulü ve sonrasında gelen o büyük bilgiye doğru gitme eğilimi ikisinde de var. Dolayısıyla birbirlerine çokça yakınlar. 

+Kitaplarınızda şarkılara ve şarkı sözlerine çok sık rastlıyoruz. Hakan Günday müzikle ne kadar ilgilidir?

-Çok, çok ilgilidir. Çok uğraşmama rağmen gitarla vesairede beli bir kademeye asla ulaşamayacağımı anladım. Ama kafam kalın tabi benim, biraz deniyorum hala. Ama baktım ki imkânı yok bu işlerle uğraşmamın. Onun için hatta oturdum belki de yazdım, belki bu da yazmaya başlama sebeplerimden biridir. Çünkü hala tam bir fikrim yok niye bu işle uğraştığıma dair. Müzik benim açımdan hikâyenin kendisi aslında. Bana çok şey öğretmiştir özellikle hikâye anlatımında, teknikte. Şöyle söyleyebilirim bütün tasarladığım ve anlatmaya çalıştığım sahnelerde mutlaka bir melodi de vardır onlarla birlikte gelen. Dolayısıyla her üç dört sayfada bir, bir şarkı ismi görebilirsiniz. Çünkü o sahneyi tamamlıyordur. Çünkü ister istemez böyle çalışıyor zihnim. Eğer bir sokak müzisyeni olsaydım yapacağım şeyi kitaplarda yapmaya çalışıyorum aslında. Sokak müzisyeni olsaydım herhalde asla bir metro durağında çalmazdım, asla temiz bir müzenin girişinde çalmazdım. Muhtemelen gider nerede kaldırım inşaatı varsa, nerede buldozer çalışıyorsa onun yanına oturur ve orada çalmaya çalışırdım. Çıplak bir sesle ve akustik bir gitarla onu bastırmaya çalışırdım. Ben bunu yapmaya çalışıyorum; sokak müziğini sokak gösterisi gibi düşünüp kitaplarda yapmaya çalışıyorum. Ani olsun istiyorum, gelsin ve gitsin istiyorum, uçuşsun istiyorum, bazen kaçsın istiyorum ve yakalansın istiyorum. Tam da işte kapakta olduğu gibi.

+Peki Ziyan romanı neden Muse – Blackout ile bitiyor?

-Duyduğum en trajik şarkılardan biri öncelikle. Bana bir düşüşün sesi gibi geldi o şarkı. Sanki bir düşüş var, ama sanki heykel gibi bir düşüş. Yani kemiklerin, eklemlerin hareket etmediği… İnsanın kendi düşen bir kalem gibi… Hani kalem düşer de içinde ki kurşunun kırıldığını sonradan açarken anlarsın ya, işte biraz onunla alakalı galiba o şarkı. Yani öyle bir zamanda duydum ki onu tam da denk düştü oraya. Çünkü bir düşüşün sesini arıyordum.

+Karakterlerinizin isimleri genellikle etkileyici ve kısa isimler, kelime oyunları olan isimler –kin ve yas gibi- bunlar aklınız birden gelen şeyler mi yoksa bekliyor musunuz, araştırıyor musunuz?

-Aslında sürekli farkında olmadan düşünüyorum ve bulduğum zaman da tanıyorum hangisi olduğunu. Aslında bunlar farkında olmadan sürekli düşündüğüm konular. Eğer işin hikâye anlatmaksa zaten sürekli bunu düşünüyorum, durdurabileceğim bir şey değil bu. Yani şarteli indirmek diye bir şey yok. Mesai diye de bir şey yok. Bu öyle bir iş ki, eğer hayatını hikâye anlatarak geçiriyorsan bu zaten sürekli düşündüğün bir konu. Dolayısıyla tam olarak o anı bilmiyorum, ne zaman geliyorlar ve nasıl oluyor. Ama onlar zaten aklımdan bir yere gitmiyorlar. Hep oradalar. Sadece seçip bulmak gerekiyor ve tabi bol bol sözlük karıştırmanın da faydası yok değil. 






eksik bırakmışım dediği piç kitabını da tamamlamış oldu.  http://www.sabitfikir.com/haber/hakan-gunday-kac-gundur-gezi-parki-nda-uyuyanlara-selami-var-piclerin 

1 yorum: