flickr.com/photos/belmasebil/

26 Temmuz 2014 Cumartesi

a perfect day for bananafish

   selam çocuklar, temmuz sonu 2014 istanbuldan yazıyorum. saatlerdir zeki müren dinliyorum ve şarkıların isimleri şu şekilde; sûznâk sengin semai şarkı, kürdilihicazâr aksak şarkı, hicazkâr aksak şarkı, nihavend curcuna şarkı... müzik muazzam bir şey bunun üzerine diyecek başka bir şeyim yok.

   son günlerde hayat kalitemi sıfıra indiren aşırı sıcak bir hava var ve ben her an bir tekneyle dünya turuna çıkma kararı verebilirim. işte bu yüzden tam salinger okumalık zamanlar. yarın çavdar tarlasından çocuklarları gülhane parkına götürürüm belki.

   tırnaklarımı küt törpülüyorum fakat ellerim çirkin olduğundan bunun pek bir anlamı yok. ellerimin çirkin olduğunu unutturacak bir şeye ihtiyacım var, tekneyle dünya gezmek gibi. kafam o kadar boş ki gözlerim yaşarıyor. çocukları çavdar tarlasına geri yolladıktan sonra gidip yanlış bir iki karar mı versem? ürünlerin üzerine fotoğrafımı bastığım bir hazır yemek işine girmek gibi mesela.

   uzun zamandır blog yazmak yerine tweet attığım için tek cümlelik ifade edebiliyorum kendimi. zaten anlam bütünlüğüm de yok. öyle ki ne yaşadığım bir şehir ne okuduğum bir okul ne çalıştığım bir iş ne sevdiğim bir adam ne takip ettiğim bir yayın var. iyi bir romanın sadece çok sevenleri tarafından hatırlanacak silik bir karakteri olmalıyım. fakat gözüm seymour'un yerinde.


2 Mart 2014 Pazar

herhangi bir yer her şey ve her yer

   şu boş ekrana bakıp yazmaya başlamak öyle keyifli ki bu sefer de keyfimden erteliyorum yazmayı. genel konuşacak olursak yazacak birkaç şey birikmiş olabilir fakat şimdi anlatacaklarım benim için çok daha önemli. bir yıl önce trabzonda kitap zamanı adında düzenlenen ve birçok yazarın geldiği bir etkinlik düzenlenmişti. etkinliğin ilanlarında gözüm tek bir ismi aradı; hakan günday. ne yazık ki yoktu... fakat bu sene ikincisi düzenlenen etkinlik afişlerinde arayış içindeki gözlerim gördüğüne inanamadı, beynime yolladığı bilgi parçacıkları binlerce süzgeçten geçti, onlarca fikir üretti ve en sonunda bir şekilde tanışmak, aklımdaki soruları sormak için bir yol buldu. neden röportaj yapmayalım ki?
   heyecanlı kısma başlamadan önce söylemek istediğim birkaç şey var. bu kısmı kesinlikle uzatabilirim fakat sadece şunu belirtip geçeceğim; benim için bir eserin kendisi kadar üreticisi de önemlidir. o beyindeki düşünceler, kelimeler, şekiller, renkler, sesler ve diğer her şey. ve tüm bunları hesaba katarsak hakan gündayın yeri çok ayrı oluyor. yazdıkları kadar fikirleri, naifliği, birikimi, üslubu ve tarzıyla beni etkileyen üstelik anadilimde yazan bir yazar. işte tüm bunlardan ve daha fazlasından güç alarak bu röportajı kesinlikle yapmaya karar verdim.
   söyleşinin olacağı günden bir gün önce reyyandan soru hazırlamasını istedim. işin aslı "ya çok seviyom yaaa" içerikli bir konuşma sırasında 6 soru hazırlayabildik. daha çok bizim merak ettiklerimiz üzerine olan sorulardı ve belkide röportaj nasıl yapılır el kitabına göre oldukça eksik sorulardı. 1 mart cumartesi günü çağhanla birlikte röportajı yapmak en kötü ihtimalle kısa bir konuşma yapabilmek için erkenden gittik etkinliğin yapıldığı otele. umutsuzca gezindik, kimseyi göremedik ve en sonunda otelin lobisine çıkmaya karar verdik. belki de otelin barında-restoranında olabilir, kalabalığın içinde duracak değil ya diye düşünerek çağhandan resepsiyona "otelin barı nerede?" diye sormasını istedim. resepsiyona gittik, görevli kadının telefon konuşmasının bitmesini bekledik, en kaliteli gülüşümüzü takındık ve çağhan sordu; "hakan günday odasında mı acaba?"
   evet sanırım çağhan böyle bir insan. görevli kadın "az önce çıkmıştı fakat bir kontrol edeyim, kim arıyor diyeyim?" diye sordu. çağhan karadeniz gazetesinde çalıştığı için, gazeteden röportaj için geldik dedi. kadın odayı aradı ve telefonu "peki iletirim." diyerek kapattı. o an ikimiz de gelemeyeceğini düşündük çünkü "peki iletirim." pek olumlu bir cevap gibi değildi. fakat düşündüğümüz gibi olmadı, 15 dakika lobide beklersek hakan beyin geleceğini söyledi kadın. sonra ben lobide bir koltuğa kendimi attım fakat hangi koltuğun daha iyi olacağını bile düşünmekten kendimi yorduğum milisaniyeler geçirdim. bar sormak için gittiğimiz resepsiyondan hakan gündayı aratmak!
   şimdi elimde yarım yamalak sorularla bir otel lobisinde en sevdiğim yazarın yanıma gelmesini bekliyordum evet harika. zavallı kalbim... kaç dakika beklediğimi bilmiyorum, gelene kadar çağhanın kafasını nasıl şişirdim hatırlamıyorum. fakat hakan gündayın gelip resepsiyona bizi sorduğu anı çok iyi hatırlıyorum. yanımıza gelip merhaba ben hakan demesi, sadece merhaba dedim çünkü o an ismim çok önemsizdi. merhaba ben asil, ben kinyas, ben derda, ben gaza, ben herneyse!
   son derece kibar ve kibirsiz bir insan olduğu için ve ne yapması gerektiğini çok iyi bildiği için ve karşısında genç iki insan gördüğü için diyebilirim ki ilk 5 dakika o bizimle röportaj yaptı. hangi bölümü okuduğumuzu, trabzonda neler yaptığımızı, yazıp yazmadığımızı gerçekten ilgilendiğini hissettirerek sordu. söyleşiye kadar olan kısıtlı süreyi iyi kullanmak için hızlıca röportaja geçmek durumunda kaldık ve beceriksizce sorduğum tüm sorularıma son derece ayrıntılı ve açıklayıcı cevaplar verdi. konuşmanın sonunda, gazete için yaptığımızı söylediğimiz röportaj ola ki gazetede yayınlanmazsa gazeteye vermek yerine fanzinimize koyabilir miyiz diye sorduk. boşver gazeteyi fanzine koyun direkt dediği için gönül rahatlığıyla bloğa da koyacağım röportajı.
   daha sonra söyleşi oldu ve en sonunda kitaplarını imzaladı. konuşacağımız vakitten çalmamak için kitapları ben de sonradan imzalattım. zaten yeni bir kinyas ve kayra almam gerekiyordu çünkü kendim için değil olası ilk çocuğum kayra için imzalattım. eve gelip ses kaydından 15 dakikalık konuşmayı metin haline getirdik. tahmin edersiniz ki konuşma dilini yazıya aktarmak oldukça zahmetli oldu, hele benim gibi bir dilbilgisi katledicisi için çok zordu. neyse ki reyyan yazdığımız metni düzenledi ve daha okunası, anlaşılır bir hale getirdi.
   röportajı tam olarak düzenlemeden olabildiğince geniş halini koyacağım buraya. fanzin için biraz daha düzenlenmeli ve bir giriş yazısı yazılması gerekli. ayrıca blogda yaptığımın aksine büyük harf kullandık ve imlaya dikkat ettik. yine de oldukça amatörce.
   neyse buyurun tüketin;
   

+Daha romanında liderlik ve diktatörlük üzerine yazdınız. Baş karakterimiz Gaza’ nın “Gücün Gücü” makalesinde yaptığı totalitarizme dair gözlemlerin ne kadarı yakın gündemi kapsıyor veya kapsıyor mu?

-Böyle şeyler asla gündemden düşmez. Mitolojide de vardı; muhtemelen bir gün başka gezegenlerde de yaşamaya başladığımız zaman da olacak. Kişinin veya bir kurumun, gücü toplum içinde ele geçirdiğinde merhametinin sınanmaya başlaması, kendi koyduğu kurallara kendisinin ne kadar uyup uymadığı, o sınırlar dahilinde yönetime devam etmesi daima insanlığın ilk sorunlarından biri olarak kalacak. Bu kişinin kurt adama dönüşeceğini bildiği için kendini radyatöre kelepçelemesine benziyor. Bu bir tercih. Ya kelepçelersiniz kendinizi ya da dolunayı beklerisiniz ağzınız sulanarak. Onun için bana sorarsanız, bu daima gündemde olan bir şey. Hatta gündemden asla düşürülmemesi gereken bir şey bu durumun sorgulanması. Çünkü birini tanımak istiyorsan ona güç ver. Derhal sana iç dünyasını gösterir.

+Peki benzer bir konudan devam edersek, gezi olayları ile ilgili ne düşünüyorsunuz? Amacına ulaştı mı? Sizce bir amaç var mıydı?

- Bununla ilgili net görüntü muhtemelen bundan on yıl sonra, onbeş yıl sonra,  hatta yirmi yıl sonra ortaya çıkacak. Dolayısıyla hala dumanı tüten bir vaka hakkında konuştuğumuzu hiç unutmayalım. Ama bazı şeyleri bugünden söyleyebilmek mümkün. Bütün o sokak hareketlerini çok geniş bir şekilde temellendirmek gerekirse, temelleri ve ortak noktaları gösteri ve yürüyüş hakkı için yapılan gösteri ve yürüyüşler olmaları. Gösteri ve yürüyüş hakkını elde etmek için, anayasada belirlenmiş olan ancak kanunlarla sınırlandırılan gösteri ve yürüyüş hakkının öncelikle genişletilebilmesi için… Bana sorarsan temel ortak noktaları bu: her şeyden önce protesto hakkına sahip olabilmek için yapılan protestolar. Çünkü biliyorsunuz ki ifade özgürlüğünün temellerinden biri bu: bir konudaki düşünceni, bu düşünceyi paylaştığın kişilerle çıkıp sokakta dile getirmek. Bunun haricinde yine bugün söyleyebileceğimiz başka bir şey var: Türkiye’nin politik hayatında yeni bir aktör var. Herhangi bir karar almadan önce, herhangi bir kararnameyi imzalamadan önce, herhangi bir yasa çıkarmadan önce dikkate alınması gereken yeni bir aktör. Bu aktörün belli bir bakışı var, dolayısıyla ciddiye ve dikkate alınması gerekiyor. Bu önemli, çünkü biliyorsunuz ki demokrasi daimi bir güçler mücadelesi. Şimdi o güçlere yeni bir güç eklendi ve öylesine hareketli ve kendini yenileme özelliğine de sahip ki… Kendini yenileme özelliğine sahip hareketler çok uzun ömürlü olurlar. Ve kendini sorgulayabilen bir hareket olduğu için de bana sorarsanız daima var olacak bir bakış açısı. Toplumda kesinlikle eksik olan bir bakış açısı vücut buldu. Önemli bir politik aktördür, bu ruh ve bu hareket.

+Biraz da kitaplar hakkında konuşmamız gerekirse, son kitabınızda Harmin ve Dordor diye iki karakter var, onları biraz Kinyas ve Kayra’ya benzettik. Bu istemli olan bir şey miydi?

-Ben Jack London’ ı çok seviyorum. Jack London kitapları benim için çok önemli kitaplar. Macera romanlarıyla büyüdüm, korsanlarla büyüdüm, denizlere açılanlarla büyüdüm. Bana sorarsan Robinson’ın adası var da bizim harita bilimciler bulamadı. Dünya üzerindeki hiçbir atlasta olmamasının sebebi bulunamamış olması. Başka bir haritada var ama mutlaka. Lilliput da var, Gulliver’ in gittiği ülke de var, bunların hepsi var. Harmin ve Dordor işte haritalarda göremediğin topraklardan gelenler. Onlar birer macera adamı. Onlar maceraperestler. Benim klasik anlamda romandan anladığım belki daha klasik macera romanlarında bulabileceğimiz karakterler… Dolayısıyla tabii ki Kinyas ve Kayra ile de ortak noktaları var. Tamamen olmasa da… Belki bir denge de oluşturabilirler diye düşünüyordum. Romanda ki genel atmosferin çok dışında iki karakter onlar. Genel atmosfere baktığında son derece gerçekçi anlar ve sahneler varken sanki Gaza’nın gördüğü bir rüyanın kahramanları gibi onlar. Gerçekte varlar mı yoklar mı o da belli değil. Çünkü o çocuğun içinde bulunduğu hayatın çok dışında karakterler. Ama bir yandan da en yakınındalar, gerçekten de rüyalar gibi. Hem en yakınında, uykusunda; ama uyandığı anda yok.

+En sevdiğim romanlarınızdan biri olan Azil, termodinamiğin ikinci yasasıyla başlıyor. Peki siz bilimle veya bilim felsefesiyle ne kadar ilgilisiniz? İlgi alanınız mı yoksa yazmak için mi araştırıyorsunuz?

-Kesinlikle ilgi alanım hatta ilgi alanımdan öte beni eğiten, beni geliştiren, bana öğreten bir alan. Bilimle ilgili her şey, nesine dâhil olabilirsem, hangi alana dâhil olabilirsem bana daima kazandırmıştır. Çünkü ben hikâyenin ve hikâye anlatma işini matematikle çok akraba görüyorum. Her şey matematikle başlıyorsa eğer bana sorarsan bir öyküde kurulan denklemler ve o denklemlerin maruz kaldığı fizik kanunlarının hepsi iç içe. Hatta enteresandır ki bilimle hikâyecilik arasındaki bağın kanıtı bir kelimedir aslında: bilim kurgu. Bunlar yan yanadır. Bilim kurgunun illa Uzay Yolu’nda geçmesi gerekmiyor. Azil de bilim kurgudur. Bilim en nihayetinde fiziğin, doğanın kanunlarıyla ilgilenir, onları bulmaya çalışır. Onları çıkarır bir ormandan, karların altından, jeologsan eğer taşların altından. Bu dünyaya elini sokar ve sökmeye çalışır, kurallarını öğrenmeye çalışır. Hikâye anlatan da insan denilen varlığı öğrenmeye, biraz olsun aynada gördüğü şeyin netleştirmeye çalışır. Öncelikle bir şey bilmediğinin ön kabulü ve sonrasında gelen o büyük bilgiye doğru gitme eğilimi ikisinde de var. Dolayısıyla birbirlerine çokça yakınlar. 

+Kitaplarınızda şarkılara ve şarkı sözlerine çok sık rastlıyoruz. Hakan Günday müzikle ne kadar ilgilidir?

-Çok, çok ilgilidir. Çok uğraşmama rağmen gitarla vesairede beli bir kademeye asla ulaşamayacağımı anladım. Ama kafam kalın tabi benim, biraz deniyorum hala. Ama baktım ki imkânı yok bu işlerle uğraşmamın. Onun için hatta oturdum belki de yazdım, belki bu da yazmaya başlama sebeplerimden biridir. Çünkü hala tam bir fikrim yok niye bu işle uğraştığıma dair. Müzik benim açımdan hikâyenin kendisi aslında. Bana çok şey öğretmiştir özellikle hikâye anlatımında, teknikte. Şöyle söyleyebilirim bütün tasarladığım ve anlatmaya çalıştığım sahnelerde mutlaka bir melodi de vardır onlarla birlikte gelen. Dolayısıyla her üç dört sayfada bir, bir şarkı ismi görebilirsiniz. Çünkü o sahneyi tamamlıyordur. Çünkü ister istemez böyle çalışıyor zihnim. Eğer bir sokak müzisyeni olsaydım yapacağım şeyi kitaplarda yapmaya çalışıyorum aslında. Sokak müzisyeni olsaydım herhalde asla bir metro durağında çalmazdım, asla temiz bir müzenin girişinde çalmazdım. Muhtemelen gider nerede kaldırım inşaatı varsa, nerede buldozer çalışıyorsa onun yanına oturur ve orada çalmaya çalışırdım. Çıplak bir sesle ve akustik bir gitarla onu bastırmaya çalışırdım. Ben bunu yapmaya çalışıyorum; sokak müziğini sokak gösterisi gibi düşünüp kitaplarda yapmaya çalışıyorum. Ani olsun istiyorum, gelsin ve gitsin istiyorum, uçuşsun istiyorum, bazen kaçsın istiyorum ve yakalansın istiyorum. Tam da işte kapakta olduğu gibi.

+Peki Ziyan romanı neden Muse – Blackout ile bitiyor?

-Duyduğum en trajik şarkılardan biri öncelikle. Bana bir düşüşün sesi gibi geldi o şarkı. Sanki bir düşüş var, ama sanki heykel gibi bir düşüş. Yani kemiklerin, eklemlerin hareket etmediği… İnsanın kendi düşen bir kalem gibi… Hani kalem düşer de içinde ki kurşunun kırıldığını sonradan açarken anlarsın ya, işte biraz onunla alakalı galiba o şarkı. Yani öyle bir zamanda duydum ki onu tam da denk düştü oraya. Çünkü bir düşüşün sesini arıyordum.

+Karakterlerinizin isimleri genellikle etkileyici ve kısa isimler, kelime oyunları olan isimler –kin ve yas gibi- bunlar aklınız birden gelen şeyler mi yoksa bekliyor musunuz, araştırıyor musunuz?

-Aslında sürekli farkında olmadan düşünüyorum ve bulduğum zaman da tanıyorum hangisi olduğunu. Aslında bunlar farkında olmadan sürekli düşündüğüm konular. Eğer işin hikâye anlatmaksa zaten sürekli bunu düşünüyorum, durdurabileceğim bir şey değil bu. Yani şarteli indirmek diye bir şey yok. Mesai diye de bir şey yok. Bu öyle bir iş ki, eğer hayatını hikâye anlatarak geçiriyorsan bu zaten sürekli düşündüğün bir konu. Dolayısıyla tam olarak o anı bilmiyorum, ne zaman geliyorlar ve nasıl oluyor. Ama onlar zaten aklımdan bir yere gitmiyorlar. Hep oradalar. Sadece seçip bulmak gerekiyor ve tabi bol bol sözlük karıştırmanın da faydası yok değil. 






eksik bırakmışım dediği piç kitabını da tamamlamış oldu.  http://www.sabitfikir.com/haber/hakan-gunday-kac-gundur-gezi-parki-nda-uyuyanlara-selami-var-piclerin 

2 Ocak 2014 Perşembe

hikayedir

   2 ekim 2000
   belirli açılardan anlatacağım hikaye tutarsızlıklar içeriyor, insan olmanın getirileri zamanın götürülerini tutmuyor. bahsi geçen kişiler ve yerler tamamen gerçek olup gerçek dışı bir zamanda yaşanıyor.
   üç adım daha ilerlersem bir kağıt ve bir dolma kalemin durduğu, ahşap kaplama bir masanın yanında olacağım.

   29 nisan 2003
   bekle, onlar seni benim sevdiğim gibi sevmiyor

   14 eylül 2009
   ben çocukken yerden 10 santim kadar yükselip birkaç metre uçabilirdim. sahip olduğum tek yetenek buydu. bunu ilk sorguladığımda yine uçuyordum, birden ayaklarım yere değdi ve bir daha asla uçamadım. bu büyüdüğüm gündü, 1994 yılının bir yaz günü.
   o çocuk bu olaydan sonra küsüp arka odaya saklandı, 2008de bir bahar günü öldü. kimse öldüğünü bilmedi çünkü çocukların öldüğünü kimse bilmezdi.

   yaz 2010
   bu izpewe ile tanışmamın hikayesidir.

   izpewe konuşamayan çocuklara bir kuş olarak görünür, kimi zaman yeni biçilmiş çimen gibi kokar, yüzü bir dart tahtası gibiymiş bu yüzden göstermez. dünya adil bir yer olmadığı için sık sık dünyaya gelip kimi insan ve kötü kalpli bazı hayvanların ölümüne sebep olur. ondan söz eden insanların her kelimesine dikkat edilmelidir çünkü ancak yeni keşfedilmiş bir afrika kelebeği kadar bilgiye sahip olabiliriz onun hakkında. bunları bana o söyledi. izpewe ile ilgili bildiğimiz bir başka şey de yıldız ışığı olmadan yaşayamadığıdır. bu yüzden onu bize en yakın yıldız olan güneşin gökyüzünde parladığı saatler dışında görmek neredeyse imkansızdır. kendisinin sonsuz sayıda evrende sonlu sayıda dostu olduğunu biliyoruz, çünkü düşmanlarını ölüme mahkum eder. onun gibi bir dost istemezsiniz ama ona düşman olmayı seçmek hayattan vazgeçmek demektir.
   kendisi ilk defa bir akşamüstü yarasa kılığında odama geldiğini söylüyor. benimle ilgili farklı olan hiç bir şeyin olmadığını özellikle belirtmemi istiyor. ancak yaşadığı zamana göre bir iki yüzyıl sonrasını hak eden bir kaç bin insandan biriymişim. 1994 yılında beni itip yere düşüren oymuş, zavallı bir çocuğun küsüp arka odaya saklanması ve yıllar sonra yalnızlıktan ölmesi onun suçuymuş ve bu yüzden vicdan azabı çekiyormuş. çünkü çocukların ölmediği herkes tarafından bilinirmiş ve böyle bir hata yapmış olmak onun şanına şöhretine leke sürebilirmiş. 1994 yılının bir yaz günü ölümcül bir düşüş yaşayan bu çocuk için yapabileceği tek şey onun işe yaramaz büyümüş haline bir iki iyilik yapmak olabilirmiş. söylediğine göre bir daha asla uçamayacakmışım.
   bir insanla tanışmak için alışılmışın dışında yöntemleri vardır. gündüz vakti uykularında gelir insan yanına. onun kelimelerini duyamazsınız ama o konuşur ve konuşması bittiğinde ona cevap veremezsiniz ama o dinler. bir gündüz uykumun sonuna yetişti sıcak bir ankara gününün sıkıcı bir saniyesinde. o gelmese uykumun sonu olmayacakmış, çocuk hali ölen insanlar gündüz uykularında ölüp giderlermiş. öylesi çekilmez bir hayat yaşayıp kendi canlarına kıyacakları için adil olmayan dünya onlara bir kıyak geçermiş. bunlar izpewenin anlatıları.
   dört kez seslendi iki kez zıpladı! bunları göremedim ama bilmemi sağladı. çok önceki zamanlarda bunları gören atalarım varmış, belleklerinde öyle derin yer etmiş ki benim neslime kadar aktarılmış. neden aklımızda olduğunu bilmediğimiz yüzler ve sesler gibi bu bilgi de en fazla korkunç bir kabusta bilince çıkarmış. ve rüyalarımızda gördüğümüz yüzlerin hepsi atalarımızın aşık olduğu insanlarmış, bizler de aşık olduğumuz insanları sık sık rüyalarımızda görürsek genlerimize yerleşir nesiller sonra başka rüyalarda ortaya çıkarlarmış. bu sayede aşk ölümsüz olurmuş. konudan konuya atladığımı bilse nasıl da kızardı şimdi, elbet ben onun kızdığını göremezdim ama bilirdim.
   belirtilen bu zamandan sonra yaşayacağım her şey onun bir armağanıymış. iyi ve kötü şeyler olabilirmiş fakat doğru ve yanlış diye şeyler yokmuş. bunu unutmazsam ölü bir çocuğun ve bu çocuğun yıllarca çektiği acıların anlamını bulabilirmişim.
   ben hayatta herhangi bir anlam aramam.

   16 aralık 2013
   bu zamanı durduramadığım diğer günlerden biridir.

   18 şubat 2011
    yaşadığım şehirde yaşadığım bir günün hikayesidir.

   
buraya sık sık gelir misiniz? ben gelmezdim fakat çok beğendim ne yalan söyleyeyim. düşlerimde gördüğüm bir liman vardır gemilerin yük getirmediği vakitlerde gizli işler döner. bir telefon kulübesinden gelen cevapsız çağrı gibi bilinmez bir hisse kapılırım bu düşü ne zaman görsem. size de olur mu böyle şeyler? bir arkadaşım var benim sizi de anımsatıyor aslında saçları ve elleri, o hep böyle hisleri düşlerde değil gerçek hayatta yaşarız ama yaşamak istemeyiz derdi. ben anlamam bu işlerden, bunları düşünmek yoruyor insanı. şu ağaçların arasındaki kuş yuvasını gördünüz mü? burayı yuva bellemiş bir kuş ailesi olmuştur elbet ama şimdi taşınmış olmalılar, boş gibi görünüyor yuva. biz de bir kere taşındık, şimdi eski evimizde kim kalıyor diye merak ederim hep. banyonun fayansları onların da belleklerinde yer etmiş midir acaba veya kapı zili değişmiş midir? ama en çok da balkon demirlerini merak ediyorum.
   bir çay daha içer miydiniz? benden olsun. ne çok farklı çeşit çay var, insanlar ne farklı damak zevkine sahip ya hu. ben yemek yapmaktan hiç anlamam bu yüzden damak zevkim iyi değildir. yemek yapmanın kolay olduğunu söylerler ama ben kötü yemek yaparım diye çok endişeleniyorum. insan yediklerine saygı duymalı. dün bir belgesel izledim, yemek dedim ya oradan aklıma geldi. yabancı bir ülkenin pazarından alışveriş yapıyordu adam. yöresel meyveler, peynirler hatta et çeşitleri neler neler görmeniz lazım! böyle şeyler izlerken en çok kameramanları düşünürüm, onlar da oradalar ama orada yokmuş gibi kameraya bakarak bizimle konuşuyor esas adam. ne enteresan meslek. filmlerde farklı ama filmleri çekerken... aaa şuna bakın ne güzel renkleri var kedinin, böylesi gri kedilere bayılırım. bu bahçede çok kedi var, gelen insanlar besliyor demek ki. benim hiç kedim olmadı, bir zamanlar bir yavru kedi gözlerimin içine bakıp yemek dilendi benden, ben de onu alıp eve götürmeyi düşündüm ama olmak istediği yerin sokak olduğunu belli etti bana. kedilerin ne istediklerini insanlardan daha iyi bildiğinden emin oldum ben de. hah ne diyordum film çeken kameramanlar, onlar daha farklılar, o mekanda olmadıklarından iyice emin izlemek lazım filmleri. tabi siz de bir kameraman değilseniz. eğer bir kameramansanız o halde meslektaşınız nasıl çekim yapmış diye incelemeden edemezsiniz.
   3 yıldır yaşıyorum bu şehirde ben, bu mevsimde böylesi güzel hava şaşırtıcı doğrusu. hemen dışarı çıktım insanları izleyeyim diye. bu caddeden pek az insan geçiyor ama yine de bir başka keyif veriyor bana. bakın şu köşedeki bakkala giren çıkan insanları iyi izleyin. bana kalırsa bakkalın yüzü pek gülmüyor. bunu çıkan insanları izleyerek anlayabilirsiniz. ben öyle yapıyorum ve bir gün o bakkala gidersem bunu bilerek gideceğim. fakat evim buraya yakın değil o yüzden gideceğimi hiç sanmıyorum, gerçi insanın başına ne geleceği hiç belli olmaz bir bakmışsın başka bir mahalle bakkalındasın.
   kitaplarla aranız iyi gibi gözüküyor, nereden anladım biliyor musunuz? dinlemeyi iyi biliyorsunuz. sizin gibi insanların kitap okuduğunu hemen anlarım, ben de çok sık kitap okurum. halk kütüphanesine gider saman yapraklı romanlar alırım. tahminimce az okunmuş adı sanı pek bilinmez kitaplar oluyor bunlar. fakat öyle çok merak ederim ki diğer insanların merak etmedikleri bu kitapları.
   ben artık kalkayım, bir çocuğun ölümüyle ilgili bir araştırma yapıyorum. aramızda kalsın ölen bir yetişkin olsa intihar derdim fakat 10 santim yüksekten düşüp saklanarak ölmez hiç bir çocuk. kim bilir ölmese sizin gibi o da buraya gelip... sahi siz ne yapıyorsunuz burada?

   18 aralık 2013
   bu uyanık halde gördüğüm ilk sendir.

   9 temmuz 2012
   şiirimin köşesine oturdu izpewe. uzun süredir ilk defa kendini anımsattı. koyu yeşil ayakkabılar giyen bir kadının gölgesinde dinlenmiş uzun süre. bize kısa gelen yıllar onun için ömürden uzun ömürmüş. bir ömrü bir gölgede geçirecek kadar çok sevmiş koyu yeşil ayakkabılı kadını. kadın yaşlanıp ölünce john singer sargent'ın yanına uğramış fakat kendini anımsatmamış. john singer kadını resmetmiş.
   1876 yılında montanada kızılderililerle birlikte amerikan kuvvetlerine karşı savaşmış izpewe. savaş üç yaz günü sürmüş, ikinci gün ölen cesur bir yerli onuruna korkak bir kız doğmuş yıllar sonra. işte bu yüzden dedi dünya adil bir yer değil. bunu herkes duydu, duymazlıktan geldi.
   öldürdüğü çocuğun büyümüş haline hediye ettiği sefil hayatı kontrol etmeye geldiğini söyledi. hayat nasıl gidiyor diye sordu bana ama duymadım. bir kereye mahsus ondan istediğim bir şeyi yapacağını hatırlayıp hatırlamadığımı sordu. cevap vermedim fakat dinledi.
   şiir bittikten sonra izpewe gitti. şiiri yedim.

   26 aralık 2013
   bu uyanıkken aradığım son sendin.

   10 mart 2013
   bu yaşamaktan ölesiye korkan bir adamın hikayesidir.

   konuya hakim olmadığı için çok sinirliydi biliyorum.
   bildiğim şeylerin bu kadar fazla olması beni çok rahatsız ediyor, sadece konuşmak bile öylesine güzelken, yazamamanın verdiği acıyı tahmin edemezsin. o da edemez.
   iyi niyetli olmak hiç bir şeyi değiştirmiyor asla değiştirmedi.
   kurtulmak için koşmak yerine bekliyorum, hareketsiz beklersem insanlar bir şekilde uzaklaşmış olacak. bu da kurtuluşun farklı bir yolu.
   üstelik o da kendini öldürse geride bir mektup bırakacak olanlardan. kendini öldürecek kadar kendinden değil dünyadan nefret ediyor. dünyadan kurtulmak istiyor diğer insanlardan, polenlerden, çamaşır makinesinde asılmayı bekleyen çamaşırlardan ve ödenecek faturalardan kurtulmak istiyor; kendisinden değil. öyle kızmış ki dünyaya, tutup kendisini öldürse okuyup yaptıklarına pişman olsun diye insanlar, polenler, çamaşır makinesinde asılmayı bekleyen çamaşırlar ve ödenecek faturalar. bir mektup yazıyor; polenlerin beni hapşırmaya hakkı yoktu diye düşünüyor, çamaşırların bana benim onlara muhtaç olmam çok saçma diyor, ihtiyacı olmadığı bir düzenin vergili faturalarını ödemek istemiyor, insanlarsa her zaman sadece bencil oluyor.

söyleyemediklerinin altında ben eziliyorum.

işte yine aynı şeyler oluyor, gerçek bir kurtuluşa asla yetişemiyorum. başka bir şarkı daha başlıyor bitiyor. hikayesini asla bilmiyoruz kendimiz yazıyoruz. hem dökülen gözyaşlarının gelecekte işimize yarayacağını mı sanıyorduk ne, bol bol ağladık. işe yaramadı. lütfen artık kafamın içinden çıkarın bunu.
   yapılacak bir iki görüşme daha var sonra herkes gidecek. aynı yollardan birbirinden habersiz yürüyecekler. farklı kararları aynı kaçışa kavuşmak için alacaklar. birbirlerine ihtiyaç duyacaklar ama asla söyleyemeyecekler. daha önce yaptıkları hataları asla geri döndüremeyecekleri için yollarından asla sapmayacaklar. birlikte de olmayacaklar ama asla ayrılamayacaklar da.
   ve güneşli bir pazar gününde geçirilen sinir krizleri sadece insanlıktan uzaklaşmayı sağlıyor. geceleri daha az uyumayı ve kitaplara daha çok inanmayı ve yalnız olduğunu hatırlamayı. elinde kalanla idare etmeyi bilmiyoruz, öğrenmeyeceğiz de.

   1 ocak 2014
   bir umudun üstüne ateş edişimdir.

   15 haziran 2013
   hiç de olmayacak işler oluyor bunlar hep deliliğin göstergesi, sıkı sıkı tembihlemişti beni bunları yaz ama yaşama diye. yavaş yavaş olan şeyler hızla olanlardan daha korkunçtur. üstelik korkularımızı bastırdığımız bu şehir hayatında korkulacak hiçbir şey kalmadığı için daha derinlerde yavaş yavaş korkuyoruz. yalanlarından çok korkuyorum.
   seni affediyorum. pişman olmaya inanmam yine de hayatıma olduğu için pişmanlık duyduğum tek insan sensin. ben bu günün kırıklarını asla temizlemedim, yüreğimin ortasında kalsınlar ve parlasınlar. her gelenin ayağına batsın ve onlar da acıma ortak olsunlar. bana verdiğin acıyı ben de başkalarıyla paylaşayım ki acım acımız olsun.
   izpewe gelsin diye çok bekledim.

   24 eylül 2013
   öğretinin öğrenildiğinin hikayesidir.

   dün yaşadıklarım izpewenin işiymiş. kötü insanları affetmemem gerekirmiş, bana söylediklerini hep unutuyormuşum; doğru bir insan değil iyi bir insan olmak erdemmiş. onun doğrusuna göre kötü olan herkes ölümü hak edermiş ama bu benim doğrularımla çelişirmiş, bu yüzden iyi olanı yapar kendi doğrularına göre yaşamazmış. hak etmediğim halde bana bir iyilik yapmış ve insanların ne kadar yanlış olduğunu göstermiş, bunun karşısındaki çaresizliğimden ders almalıymışım. dün yaşananlar uzun bir yolun bitişiydi. hala bir istek hakkım olduğunu hatırlattı, hatırlamadım.

   2 ocak 2014
   lütfen bunların hiçbiri yaşanmamış olsun, hayatımın en iyi yanlışısın.



orhan peker | kuşlar