flickr.com/photos/belmasebil/

28 Ağustos 2013 Çarşamba

fangirl

   olanları toparlayıp sonradan yazmak gerçekten çok keyifsiz ama uzun süredir olan biteni hiç yazmadığım için, bilgisayar ve internet de bulmuşken (çünkü genelde internetim olmuyor olduğunda da bilgisayar olmuyor.) yazayım dedim.
   daha satışa çıkmadan reyyanın muse.mu üyeliği sayesinde ön satışlardan berlin waldbühne'deki muse konserine bilet aldığımızdan beri beynimin bir köşesi hep avrupa planı yaptı. ortada ne vize ne para vardı bilet aldık, böyle olunca da baya bir stres yaptık. paramız yettiğince 6 gece 7 günlük bi gezi planladık araya bir de atoms for peace konseri koyduk, yani konser için gezdik gibi bir şey oldu.
   10 temmuz sabahı ankaradan kalkıp akşamki atoms konserine münih'e gittik. aklım hala almıyor çünkü her şey çok fazla hayal gibi. bakın şimdi; DURUN TARİF EDEMİYORUM... yani liseden beri rhcp seviyorsun her elemanının yeri çok ayrı da olsa bir kez daha flea görecek olmak üstelik flea'nin thom yorke 'la müzik yapıyor olması. olmadı bir de şöyle anlatayım; deli gibi radiohead seviyorsun thom yorke'un sesini duymak bile deli ediyor seni hani karanlığa dokunuyor gibi böyle ve tutmuş bu adam flea ile birlikte müzik yapıyor. bunun ne kadar büyülü bir şey olduğu üzerine ayrıca bir yazı yazmam gerekiyor sanırım, çok uzatmayayım. münihe vardık, şehir merkezine geldik ve konser vaktine kadar oyalanıp konsere gitmek için metroya bindik. sanırım metrodan çıktığımızda nereye gideceğimizi hiç bilmiyorduk ve ilk defa NABIYOZ LAN BİZ dedim. neyse ki akıl küpü reyyancım hemen radiohead tişörtlü bi adamı çevirip; konsere mi gidiyorsunuz bizi de götürün dedi. bakın hiç abartmıyorum 10 temmuz 2013 her açıdan harikaydı. konuştuğumuz adam otuzlu yaşların ortasında eşiyle birlikte konsere gelmiş kelleşmeye başlayan kafasındaki saçlarını omzuna kadar uzatıp toplamış neşeli neşeli ortalıkta gezen "yaşıyoruz işte mk" ifadeli bi insan evladıydı ve karısı sevgilisi artık bilemiyorum kadın da "biraz alkollü kusuruna bakmayın ehehe" diye espriler şakalar yapan konser için geziyor oluşumuzla gurur duyan acayip sevimli bir kadındı. adam birilerine sorduktan sonra hadi gidiyoruz dedi ve thom yorke seven iyi kalpli insanlar grubu olarak yola koyulduk. sanki her gün bu yolda yürürlermiş her gün türkiyeden atoms dinlemeye gelen gençlerle takılıyorlarmış sanki münihde onlar da yabancı değillermiş gibi yoldaki heykellere laf atarak, birbirlerinin kıçlarına tekme atarak bizimle konuşarak konser alanına kadar yürüdüler. vardığımızda onlar olmadan asla gelemeyeceğimizi düşündük çünkü baya bi yol yürüdük. sanayi gibi bir yerdeki eski bir fabrikayı konser için düzenlemişler ve giderken de alman mühendisliğinin tanıdı çıkardık. yani sanayi diyorum ama çiçek gibi. çiftimiz, işte konser burada olacak biz gidiyoruz size iyi eğlenceler diyip gittiler ve konser öncesi, konserden sonra, konser çıkışı bir daha hiç göremedik onları. adam bence thom yorke'un arkadaşı falandı çünkü thom yorke arkadaş edinmek istese bu adamla arkadaş olurdu mutlaka. ayrıca melek falan da olabilirler çünkü alıp bizi konser alanına getirip ortadan kayboldular. sevimli sevimli insanlarla biraz sırada bekledikten sonra içeri girdik ve konser başlayana kadar sanki kocaman mutlu bir aileymişiz gibi bekledik.

   gelen insanlar ciddi anlamda radiohead-thom yorke seven insanlar oldukları için önümüzdeki adam yanındaki gençle müzik konusunda ciddi sohbetler ediyor, tek başına gelen bir çocuk hüzünlü hüzünlü müziği dinliyor, önümdeki çocuk benim de öne geçebilmem için kibarca kenara çekiliyordu. tüm bunlar yeteri kadar harika değilmiş gibi bir de 3 metre ötede thom yorke gözümün içine baka baka piyano çalıyor çaprazda flea yaşına ramen hala pire gibi zıplayıp dünyanın en harika bass gitar çalan adamı olmaya devam ediyordu. herkes orada olmaktan o kadar mutluydu ki, yapılan müzik o kadar ilham verici o kadar doğru geliyordu ki şarkılar hüzünlü olmasa kocaman pembe bi sevgi yumağı falan olacaktık heralde. 


flea
thom

ps: http://www.youtube.com/watch?v=4LrXB16oU-M&feature=youtu.be ben çektim 2:50 2:59 3:04 da göreceğiniz gibi gözümün içine bakarak derken abartmıyorum.
    http://www.youtube.com/watch?v=ThyrLOj-5Hw bunu da yanımdaki kibar dediğim çocuk çekmiş(bunu bulmam çok ilginç) 1:17 gibi reyyan diye bağırıyorum bu da kayda geçsin.

   konser çıkşında hiç sorgulamadan kalabalığı takip ettik ben bi çalılığa işedim sonra münih belediyesinin gönderdiği otobüslere doluşup metro istasyonuna doğru yollandık. tam bir magical mistery tour!! insan almanyada bir aracın içine tıkılınca kendini nazi kampına yollanıyor gibi hissetmiyor değil fakat otobüsün mikrofonunu alıp anlamadığımız bir dilde espriler şakalar yapıp gülen almanlar konser kadar etkiledi bizi. bir grup thom yorke seven alman sıkışık ve topluca bir yerden başka bir yere taşınıyor ve hepsi acayip mutlu. gerçek  volkswagen ;) (yazar burada almanca espri bile yapıyor sayın okuyucu.) hostele varınca hiç rüyasız harika bir uyku uyudum ve hayatımın en unutulmaz günü sonlandı.
   hiç merak etmeyin gezinin kalanını böyle ayrıntılı anlatmayacağım. sabah prag'a gitmek için erken kalktık ve ufak bir geç kalma sorunu yaşadık fakat bir sıkıntı çıkmadı. yolda uyuyarak falan öğleden sonra vardık ve hostele yerleştik. miss sophies kaldığımız en sevimli yerdi, eğer bir gün dur ben prağa gideyim derseniz miss sophies'de kalın diyeceğim sanıdınız dimi hayır... sevgilinizle gidin diyecektim sayın okuyucu çünkü her köşe başında başka bir romantizm başka bir müzik... müziğimiz hiç eksik olmadı. prag gerçekten çok etkileyici bir yer ama bu bir gezi yazısı değil de duygu yazısı bence, uzun uzun anlatmayacağım. sonra yine bir sabah erkenden kalkıp berline doğru yola çıktık.
   bakın o internette gördüğünüz kızlar iyi giyinmek için hiç uğraşmıyorlar çünkü yeteri kadar para verdikleri zaman hiiiiç düşünmelerine gerek kalmayacak şekilde kıyafetler satan harika mağazalar var berlinde ve muhtemelen diğer avrupa şehirlerinde. almanlıktan büyük tat aldığım için bi başlasam bir iki paragraf berlin överim size. bi kere bir sanat müzesi gezerken duyduğum zevki berlin metrosunu kullanırken de duydum çünkü mühendislik öğrencisiyim lan ilgimi çekiyor.
   ve 14 temmuz sabahına gözlerimi açtım. aylar öncesinden hayalini kurduğum, olması uzak, hayali güzel gün... gerçekten çok soğuktu -_- ve pazar olduğu için her yer kapalıydı ve sanırım deli olduğum için şortla gezdim. metroyla gezmek acayip hoşumuza gittiği için oraya buraya gidip üstümüze almaya kalın bir şeyler aradık ama en fazla I love berlin mağzasından reyyan bir sivit aldı. ha bu arada muse konserine gidiyoruz onu demedim dimi. neyse işte konser alanına geldik sanırım sabahın köründe falan kalkıp gelen muse sever teyzeler vardı sıranın önünde. cidden annem yaşında falanlar bir de erken gelip sıraya girmişler, hani eski groupielerden kim kaldı sorusunun cevabı. kapılar açılınca birbirimizden kopup deli danalar gibi koştuk, koştuk, koştuk ama bir boka yaramadı çok afedersiniz sayın okuyucu, önler hep dolmuştu. solistler genelde sahnenin seyirciye göre sol tarafında basscılar da sağ tarafında durur bunu herkes bilir heralde. biz sağ tarafta kaldık ve önde olmamıza rağmen matt'den baya uzaktaydık. biraz moralimizi bozdu bu durum elbette. bu arada biffy clyro ön grupdu ve gerçekten çok başarılıydılar hani türkiyeye gelsinler giderim. ayrıca james johnston'dan gözlerimi alıp da grubu tam izleyemedim diyebilirim çünkü bass çalan adam seviyorum ne yapayım. 

 james

   şu vakitten sonrasını anlatmak için nasıl başlayacağım bilmiyorum. stadyum konserlerinde harika sahne şovları oluyor muse'un fakat bu sahne bunlar için pek uygun değildi ve konser başlayana kadar ne getirmişler ne yapacaklar bilmiyorduk. başladığında sırtımda yanan bir şey vardı. şu alevli şeylerden getirmişler oraya buraya koyup üstümüze üstümüze verdiler ateşi. işin aslı sanki konserden önce biraz tatsız bir şey olmuş gibi biraz suratsızdı. çünkü konser vermeyi sevmeyen rock grubu zaten yok da yani, konser vermeyi o kadar seven adamlar biraz bile suratsız olunca hayranları hemen anlıyor. üstelik etrafımızdaki insanlar çok fazla kaba, bencil fakat az hayranlardı. biraz sinirlendik yani. böyle dedim diye konser kötüydü sanmayın sakın SAKIN! bu gözler chris wolstenholme'un götünü gördü arkadaşlar ne kadar kötü olabilir? matthew bellamy'nin anlaşılmaz ingmanca konuşmasını duydum. dominic howard'ın starlight çalışını dinledim. fangirlüğün dibine vurdum.




   konser çıkışında konserde atılan muso'lardan aldık kibar güvenlik görevlileri sayesinde. deli oldukları için kendilerine para bastırabiliyorlar. insanın kafası güzel olunca konserde alev de attırıyo dev robot da getirtiyor para da bastırıyor... hani kim ne diyecek? konser bitiminde turne tişörtü de aldım, sonra ilk sakin köşede yere yatıp başımıza gelenleri bi sorguladık.
   günün sonunda az ingilizcemle hostelin altındaki barda gezi olaylarını falan anlattım insanlara sonra da zorla dansa götürülüyordum fakat daha önce muse'u duymamış biriyle muse konserinden sonra dansa gidip de günümün harikalığını bozmazdım. ertesi gün de gidip dom'a dokundum :P  bu şekilde devam eden ve kafka'dan H&M'den alınan 5 avroluk bikini altına kadar bir takım ayrıntılarla dolu ve sonra yapılacak olan gezilere ilham ve cesaret veren bir geziydi. 

25 Ağustos 2013 Pazar

dışarı bakmak

   saatler önce doğan güneşin ısıttığı odadaki sessizliği yataktan parkelere verdiğim ağırlığımla bozdum. onu uyandırmadan odadan çıktım, bir kez açıldı mı gözlerim  bir daha uyuyamazdım onun aksine. önceki sabahlarda güzel elleriyle hazırladığı sofraları düşündüm yüzümü yıkarken. domateslerin üzerine zeytin yağı döküşünü ve çalan müziğe göre ayaklarının ufak dansını. bu gün de ben aynını yapabilirdim, yapmadım. bir sigara yaktım ve pencereden sokağı izledim. başka pencerelerden başka sokakları izlediğim günleri düşündüm. çocukken yatağımın yanındaki pencereden görünen sokağı hatırladım. karşı binanın camlarına yansıyan binamıza bakar karşıdaki binanın penceresinden dışarı bakmayı hayal ederdim. yine pencerelerin bu tarafındaki kahvaltı sofralarını değil dışarıdaki yaşamadıklarımı düşünüyordum. kurtulmam gereken bir kendim vardı ben de hızlıca hazırlanıp çıktım.
   yakın bi caddede kahvaltı söyledim kendime. normal zamanda kim buraya kahvaltıya gelirdi ki? herkes kaçıyor olmalıydı, kaçaklar için kahvaltı. siparişimi beklerken kaçtığım düşüncelerim yeniden yakaladı beni. neden mutlu ve sıcak bir evi uyanır uyanmaz terk ettin be kadın dedi biri. kendime mahcup oldum, bi süre sonra; beni üzen bir şey vardı ve bunun sebebinin kim olduğunu anlamak için ondan uzak durmam lazımdı ben kendi kararlarımı verebilirim dedi diğeri. şimdi biraz daha rahatladım, kendimle boğuşmam sırasında kahvaltı geldi ardında çay ve ekmek.
   tabağa bakarken salaklık ettiğimi basit bir tost söylemem gerektiğini düşündüm. çok fazla seçenek var ve lezzet açısından doğru bir sıra tutturmak gerek. daha önce çeşitli kahvaltı alışkanlıkları denedim hiç birini sürekli hale getirmedim.
   eve geri dönerken bir paket sigara daha aldım, onun anahtarlarıyla onun kapısını açarken fark ettim, döneceğini biliyorsan kaçmış sayılmazsın. yeni uyanmıştı "günaydın canım, nereden geldin?" "sigara almaya çıkmıştım, bir daha geri dönmeyeceğimi söylemek için döndüm, hoşçakal."