flickr.com/photos/belmasebil/

7 Aralık 2013 Cumartesi

7,046 milyar

  bu sabah kalktığımda hiç uyumamıştım. ışığı söndürdüm ve kül tablasını boşalttım. bulanık görüyordum. uyuyamadığım için bulanık görüyor olmalıydım, yıllardır gözlerim bozulmadığı için şanslıyım. belki de artık zamanı gelmiştir, daha az net görmenin pek zararı olmaz. artık göreceğim şeylere anlam yüklemeyeceğim. bir kaç yıldır da duyduklarıma anlam yüklemiyorum. hazırlanıp işe gitsem iyi olacak.
  beş yıldır aynı yerde çalışıyorum. iş arkadaşlarımla iş arkadaşlarım gibi arkadaşız, patronumla da patronum gibi sevişiriz. bir sabah otobüsten inip ofisin olduğu binaya yürürken yanıma gri audisiyle yaklaşıp binmemi istedi. yolumuz çok kısa olduğundan ve patron işçi samimiyetini aşmamak için pek az konuştuk. binanın garajına girdi arabayı park etti ve o güzel elleriyle hızlıca arabanın kapısını çarptı. asansöre kadar yavaşça yürüdük yalnızca bir kere birbirimize bakarak gülümsedik ve asansör geldiğinde önce onun binmesi için ufak bir el hareketi yaptım. daha önce bodrum katından ofisin olduğu kata çıkmadığım için bu seferki asansör yolculuğu 6 saniye daha uzun sürdü. böyle zamanları değerlendirmek için zamanı sayarım. akıp gitmesine izin veririm ve beynimi boşaltırım. işin aslı 6 saniye konusunda yanılıyor olabilirim çünkü bir an için eteğinin hizasındaki diz kapakları dikkatimi dağıttı.
  gün boyunca diz kapaklarını düşündüm.
  iş çıkışı durağa yürürken aynı arabanın hızla geçtiğini gördüm. içine bakmadım. eve gittiğimde normalden daha az yorgundum. hayatıma yeni iki diz kapağının girmesi beni mutlu mu etti diye düşünmek istemedim, bunun yerine duşa girip onu düşündüm. benim durumumda bir erkeğin yapacağı şeyleri yaptım. genelde yan sokaktaki küçük marketteki kasiyer kızı düşünürdüm. bazen de değişiklik olsun diye başka kadınları. ofisteki ayşeni de düşünmüşlüğüm vardır ama onu aklıma bile getirmemiştim.
  ertesi gün yüzünü bile görmedim. ta ki çıkışta gri audi bu sefer sol camını aralayıp bu gün için bir planım olup olmadığını sorana dek. böyle anlarda insanın aklına çok şey geliyor. ilk olarak sevişmek geldi sonra 5 yıldır çalıştığım yerden kovulma ihtimalim. daha sonra sadece arkadaş olmak istiyor diye düşündüm. sonra belkide bir iş verecek ne salağım dedim. doğruyu söyledim; yok. belki beraber bir yere gideriz gibi bir şeyler söyledi tam olarak hatırlamıyorum. iş çıkışı bile olsa patrona karşı gelecek değildim. arabaya bindim ve çok az konuştum. daha önce gelmediğim ve evime ancak üç vasıtayla dönebileceğim mesafede bir bara geldik. böyle bir kadının gitmesini bekleyeceğiniz türden bir yer değildi. daha çok gençlerin takıldığı ama bizim yaşımızdaki insanların gençliğinde moda olan şarkıların çaldığı, anladığım kadarıyla böyle bir tarz tutturmaya çalışan küçük bir yerdi.
  bana kaç yıldır bu ofiste çalıştığımı, işlerin nasıl gittiğini, hayatımdan memnun olup olmadığımı sordu. kendimi hiç rahat hissetmiyordum ve bunu ona çaktırmamak için daha çok kasılıyordum. sorulara kısa cevaplar verip ona pek soru sormamaya çalışıyordum. onunla flört ettiğimi sanacak diye çok korktuğumu hatırlıyorum. içimde ne yapmaya çalıştığını anlayamamanın verdiği korku yüzüme vurmasın diye uğraşmaktan hiç bir şeye konsantre olamıyordum. konuşmadan tatmin olmamış olmalı ki 1 saat sonra istersen seni eve bırakayım dedi. senin için sorun olmazsa gibi bir şeyler söyledim o sırada hesabı ben mi ödemeliyim yoksa paylaşmalı mıyız diye düşünürken ceketini aldı ve kalktı. garson kalktığımızı görür görmez boş masaya yeni müşteri almak için masayı silmeye başladı. garsona hesabı alabilir miyim dedim ve adam yüzüme bakmak istemeyen bir tavırla hesabı hande hanım ödedi beyefendi dedi. ne yapacağımı iyice şaşırmış bir halde çoktan ceketiyle beraber bardan çıkmış olan handenin yanına koştum. buna hiç gerek yoktu izin ver de kendi payımı vereyim dedim. soğuk yanıtlar verdi. bir patrona böyle bir anda ne kadar ısrar edebilirdiniz ki? arabaya bindik, çalıştırmadan önce biraz bekledi. iyi misin istersen ben kullanayım alkole alışığımdır dedim. o sırada bana dönüp gözlerimin içine baktı ve bakışları tüm bedenimi hareketsiz kılmaya yetmişti ki beni öpmesinden korktuğum an beni öpmeye başladı. tüm bu olanların saçma klişeliği içinde tek düşündüğüm şey onun patronum olduğunu düşünmemekti. ne olursa olsun güzel bir kadına ne kadar karşı koyabilirsiniz ki?
  öpüşmeyi bıraktığımızda, bana gidelim lütfen dedi. kafa salladım. ne uzak ne yakın sayılabilecek bir mesafede yeni yapılan bir sitede oturuyordu. güvenlik görevlisi gülümseyerek kapıyı açtığında...
   bunlar olalı 1 yıldan fazla zaman geçti, ertesi gün neyse ki erkeklerin iki gün üst üste aynı kıyafetle işe gitmeleri dikkat çekmiyor diye düşünmüştüm. sonraki 2 ay boyunca güvenlik görevlisinin gülümseyen yüzünü onlarca kez gördüm. benim gibi bir adamın bunları yaşaması ne sıra dışı diye de düşünmüştüm. saçmalık. bu olaydan 4 ay sonra iş değiştirdim, 7 ay sonra kasiyer kızla seviştik, 11 ay sonra artık kullanmıyorum diye kapatmayı planladığım ev telefonum çaldı. dün iki kat altta oturan kız intihar ettiği için bina polis doldu.
   kız bir not bırakmış, elbette bırakacak ölüme bile saygısı yok insanların.

"   bu bir kadının ve birçok adamın hikayesi. ne yaptığından emin fakat ne yaptığını bilmeyen bir kadının hikayesi. her gün uyumaya cebinde hayalleriyle dönen, hayallerini yakarak ısınan ve içmeye şarap bulamayan, susuzluğun anlamını bilen bir kadının hikayesi.
   kelimeleri ciğerleriden gelen havayla anlamlandıramayan, ancak midesinden gelenlerle kusan beyaz bir kadının karanlık hikayesi. gözlerin sadece ışığı algıladığı dünya gezegeninde görünmez bir kadın. "

   bu binadan taşınıyorum.

28 Ağustos 2013 Çarşamba

fangirl

   olanları toparlayıp sonradan yazmak gerçekten çok keyifsiz ama uzun süredir olan biteni hiç yazmadığım için, bilgisayar ve internet de bulmuşken (çünkü genelde internetim olmuyor olduğunda da bilgisayar olmuyor.) yazayım dedim.
   daha satışa çıkmadan reyyanın muse.mu üyeliği sayesinde ön satışlardan berlin waldbühne'deki muse konserine bilet aldığımızdan beri beynimin bir köşesi hep avrupa planı yaptı. ortada ne vize ne para vardı bilet aldık, böyle olunca da baya bir stres yaptık. paramız yettiğince 6 gece 7 günlük bi gezi planladık araya bir de atoms for peace konseri koyduk, yani konser için gezdik gibi bir şey oldu.
   10 temmuz sabahı ankaradan kalkıp akşamki atoms konserine münih'e gittik. aklım hala almıyor çünkü her şey çok fazla hayal gibi. bakın şimdi; DURUN TARİF EDEMİYORUM... yani liseden beri rhcp seviyorsun her elemanının yeri çok ayrı da olsa bir kez daha flea görecek olmak üstelik flea'nin thom yorke 'la müzik yapıyor olması. olmadı bir de şöyle anlatayım; deli gibi radiohead seviyorsun thom yorke'un sesini duymak bile deli ediyor seni hani karanlığa dokunuyor gibi böyle ve tutmuş bu adam flea ile birlikte müzik yapıyor. bunun ne kadar büyülü bir şey olduğu üzerine ayrıca bir yazı yazmam gerekiyor sanırım, çok uzatmayayım. münihe vardık, şehir merkezine geldik ve konser vaktine kadar oyalanıp konsere gitmek için metroya bindik. sanırım metrodan çıktığımızda nereye gideceğimizi hiç bilmiyorduk ve ilk defa NABIYOZ LAN BİZ dedim. neyse ki akıl küpü reyyancım hemen radiohead tişörtlü bi adamı çevirip; konsere mi gidiyorsunuz bizi de götürün dedi. bakın hiç abartmıyorum 10 temmuz 2013 her açıdan harikaydı. konuştuğumuz adam otuzlu yaşların ortasında eşiyle birlikte konsere gelmiş kelleşmeye başlayan kafasındaki saçlarını omzuna kadar uzatıp toplamış neşeli neşeli ortalıkta gezen "yaşıyoruz işte mk" ifadeli bi insan evladıydı ve karısı sevgilisi artık bilemiyorum kadın da "biraz alkollü kusuruna bakmayın ehehe" diye espriler şakalar yapan konser için geziyor oluşumuzla gurur duyan acayip sevimli bir kadındı. adam birilerine sorduktan sonra hadi gidiyoruz dedi ve thom yorke seven iyi kalpli insanlar grubu olarak yola koyulduk. sanki her gün bu yolda yürürlermiş her gün türkiyeden atoms dinlemeye gelen gençlerle takılıyorlarmış sanki münihde onlar da yabancı değillermiş gibi yoldaki heykellere laf atarak, birbirlerinin kıçlarına tekme atarak bizimle konuşarak konser alanına kadar yürüdüler. vardığımızda onlar olmadan asla gelemeyeceğimizi düşündük çünkü baya bi yol yürüdük. sanayi gibi bir yerdeki eski bir fabrikayı konser için düzenlemişler ve giderken de alman mühendisliğinin tanıdı çıkardık. yani sanayi diyorum ama çiçek gibi. çiftimiz, işte konser burada olacak biz gidiyoruz size iyi eğlenceler diyip gittiler ve konser öncesi, konserden sonra, konser çıkışı bir daha hiç göremedik onları. adam bence thom yorke'un arkadaşı falandı çünkü thom yorke arkadaş edinmek istese bu adamla arkadaş olurdu mutlaka. ayrıca melek falan da olabilirler çünkü alıp bizi konser alanına getirip ortadan kayboldular. sevimli sevimli insanlarla biraz sırada bekledikten sonra içeri girdik ve konser başlayana kadar sanki kocaman mutlu bir aileymişiz gibi bekledik.

   gelen insanlar ciddi anlamda radiohead-thom yorke seven insanlar oldukları için önümüzdeki adam yanındaki gençle müzik konusunda ciddi sohbetler ediyor, tek başına gelen bir çocuk hüzünlü hüzünlü müziği dinliyor, önümdeki çocuk benim de öne geçebilmem için kibarca kenara çekiliyordu. tüm bunlar yeteri kadar harika değilmiş gibi bir de 3 metre ötede thom yorke gözümün içine baka baka piyano çalıyor çaprazda flea yaşına ramen hala pire gibi zıplayıp dünyanın en harika bass gitar çalan adamı olmaya devam ediyordu. herkes orada olmaktan o kadar mutluydu ki, yapılan müzik o kadar ilham verici o kadar doğru geliyordu ki şarkılar hüzünlü olmasa kocaman pembe bi sevgi yumağı falan olacaktık heralde. 


flea
thom

ps: http://www.youtube.com/watch?v=4LrXB16oU-M&feature=youtu.be ben çektim 2:50 2:59 3:04 da göreceğiniz gibi gözümün içine bakarak derken abartmıyorum.
    http://www.youtube.com/watch?v=ThyrLOj-5Hw bunu da yanımdaki kibar dediğim çocuk çekmiş(bunu bulmam çok ilginç) 1:17 gibi reyyan diye bağırıyorum bu da kayda geçsin.

   konser çıkşında hiç sorgulamadan kalabalığı takip ettik ben bi çalılığa işedim sonra münih belediyesinin gönderdiği otobüslere doluşup metro istasyonuna doğru yollandık. tam bir magical mistery tour!! insan almanyada bir aracın içine tıkılınca kendini nazi kampına yollanıyor gibi hissetmiyor değil fakat otobüsün mikrofonunu alıp anlamadığımız bir dilde espriler şakalar yapıp gülen almanlar konser kadar etkiledi bizi. bir grup thom yorke seven alman sıkışık ve topluca bir yerden başka bir yere taşınıyor ve hepsi acayip mutlu. gerçek  volkswagen ;) (yazar burada almanca espri bile yapıyor sayın okuyucu.) hostele varınca hiç rüyasız harika bir uyku uyudum ve hayatımın en unutulmaz günü sonlandı.
   hiç merak etmeyin gezinin kalanını böyle ayrıntılı anlatmayacağım. sabah prag'a gitmek için erken kalktık ve ufak bir geç kalma sorunu yaşadık fakat bir sıkıntı çıkmadı. yolda uyuyarak falan öğleden sonra vardık ve hostele yerleştik. miss sophies kaldığımız en sevimli yerdi, eğer bir gün dur ben prağa gideyim derseniz miss sophies'de kalın diyeceğim sanıdınız dimi hayır... sevgilinizle gidin diyecektim sayın okuyucu çünkü her köşe başında başka bir romantizm başka bir müzik... müziğimiz hiç eksik olmadı. prag gerçekten çok etkileyici bir yer ama bu bir gezi yazısı değil de duygu yazısı bence, uzun uzun anlatmayacağım. sonra yine bir sabah erkenden kalkıp berline doğru yola çıktık.
   bakın o internette gördüğünüz kızlar iyi giyinmek için hiç uğraşmıyorlar çünkü yeteri kadar para verdikleri zaman hiiiiç düşünmelerine gerek kalmayacak şekilde kıyafetler satan harika mağazalar var berlinde ve muhtemelen diğer avrupa şehirlerinde. almanlıktan büyük tat aldığım için bi başlasam bir iki paragraf berlin överim size. bi kere bir sanat müzesi gezerken duyduğum zevki berlin metrosunu kullanırken de duydum çünkü mühendislik öğrencisiyim lan ilgimi çekiyor.
   ve 14 temmuz sabahına gözlerimi açtım. aylar öncesinden hayalini kurduğum, olması uzak, hayali güzel gün... gerçekten çok soğuktu -_- ve pazar olduğu için her yer kapalıydı ve sanırım deli olduğum için şortla gezdim. metroyla gezmek acayip hoşumuza gittiği için oraya buraya gidip üstümüze almaya kalın bir şeyler aradık ama en fazla I love berlin mağzasından reyyan bir sivit aldı. ha bu arada muse konserine gidiyoruz onu demedim dimi. neyse işte konser alanına geldik sanırım sabahın köründe falan kalkıp gelen muse sever teyzeler vardı sıranın önünde. cidden annem yaşında falanlar bir de erken gelip sıraya girmişler, hani eski groupielerden kim kaldı sorusunun cevabı. kapılar açılınca birbirimizden kopup deli danalar gibi koştuk, koştuk, koştuk ama bir boka yaramadı çok afedersiniz sayın okuyucu, önler hep dolmuştu. solistler genelde sahnenin seyirciye göre sol tarafında basscılar da sağ tarafında durur bunu herkes bilir heralde. biz sağ tarafta kaldık ve önde olmamıza rağmen matt'den baya uzaktaydık. biraz moralimizi bozdu bu durum elbette. bu arada biffy clyro ön grupdu ve gerçekten çok başarılıydılar hani türkiyeye gelsinler giderim. ayrıca james johnston'dan gözlerimi alıp da grubu tam izleyemedim diyebilirim çünkü bass çalan adam seviyorum ne yapayım. 

 james

   şu vakitten sonrasını anlatmak için nasıl başlayacağım bilmiyorum. stadyum konserlerinde harika sahne şovları oluyor muse'un fakat bu sahne bunlar için pek uygun değildi ve konser başlayana kadar ne getirmişler ne yapacaklar bilmiyorduk. başladığında sırtımda yanan bir şey vardı. şu alevli şeylerden getirmişler oraya buraya koyup üstümüze üstümüze verdiler ateşi. işin aslı sanki konserden önce biraz tatsız bir şey olmuş gibi biraz suratsızdı. çünkü konser vermeyi sevmeyen rock grubu zaten yok da yani, konser vermeyi o kadar seven adamlar biraz bile suratsız olunca hayranları hemen anlıyor. üstelik etrafımızdaki insanlar çok fazla kaba, bencil fakat az hayranlardı. biraz sinirlendik yani. böyle dedim diye konser kötüydü sanmayın sakın SAKIN! bu gözler chris wolstenholme'un götünü gördü arkadaşlar ne kadar kötü olabilir? matthew bellamy'nin anlaşılmaz ingmanca konuşmasını duydum. dominic howard'ın starlight çalışını dinledim. fangirlüğün dibine vurdum.




   konser çıkışında konserde atılan muso'lardan aldık kibar güvenlik görevlileri sayesinde. deli oldukları için kendilerine para bastırabiliyorlar. insanın kafası güzel olunca konserde alev de attırıyo dev robot da getirtiyor para da bastırıyor... hani kim ne diyecek? konser bitiminde turne tişörtü de aldım, sonra ilk sakin köşede yere yatıp başımıza gelenleri bi sorguladık.
   günün sonunda az ingilizcemle hostelin altındaki barda gezi olaylarını falan anlattım insanlara sonra da zorla dansa götürülüyordum fakat daha önce muse'u duymamış biriyle muse konserinden sonra dansa gidip de günümün harikalığını bozmazdım. ertesi gün de gidip dom'a dokundum :P  bu şekilde devam eden ve kafka'dan H&M'den alınan 5 avroluk bikini altına kadar bir takım ayrıntılarla dolu ve sonra yapılacak olan gezilere ilham ve cesaret veren bir geziydi. 

25 Ağustos 2013 Pazar

dışarı bakmak

   saatler önce doğan güneşin ısıttığı odadaki sessizliği yataktan parkelere verdiğim ağırlığımla bozdum. onu uyandırmadan odadan çıktım, bir kez açıldı mı gözlerim  bir daha uyuyamazdım onun aksine. önceki sabahlarda güzel elleriyle hazırladığı sofraları düşündüm yüzümü yıkarken. domateslerin üzerine zeytin yağı döküşünü ve çalan müziğe göre ayaklarının ufak dansını. bu gün de ben aynını yapabilirdim, yapmadım. bir sigara yaktım ve pencereden sokağı izledim. başka pencerelerden başka sokakları izlediğim günleri düşündüm. çocukken yatağımın yanındaki pencereden görünen sokağı hatırladım. karşı binanın camlarına yansıyan binamıza bakar karşıdaki binanın penceresinden dışarı bakmayı hayal ederdim. yine pencerelerin bu tarafındaki kahvaltı sofralarını değil dışarıdaki yaşamadıklarımı düşünüyordum. kurtulmam gereken bir kendim vardı ben de hızlıca hazırlanıp çıktım.
   yakın bi caddede kahvaltı söyledim kendime. normal zamanda kim buraya kahvaltıya gelirdi ki? herkes kaçıyor olmalıydı, kaçaklar için kahvaltı. siparişimi beklerken kaçtığım düşüncelerim yeniden yakaladı beni. neden mutlu ve sıcak bir evi uyanır uyanmaz terk ettin be kadın dedi biri. kendime mahcup oldum, bi süre sonra; beni üzen bir şey vardı ve bunun sebebinin kim olduğunu anlamak için ondan uzak durmam lazımdı ben kendi kararlarımı verebilirim dedi diğeri. şimdi biraz daha rahatladım, kendimle boğuşmam sırasında kahvaltı geldi ardında çay ve ekmek.
   tabağa bakarken salaklık ettiğimi basit bir tost söylemem gerektiğini düşündüm. çok fazla seçenek var ve lezzet açısından doğru bir sıra tutturmak gerek. daha önce çeşitli kahvaltı alışkanlıkları denedim hiç birini sürekli hale getirmedim.
   eve geri dönerken bir paket sigara daha aldım, onun anahtarlarıyla onun kapısını açarken fark ettim, döneceğini biliyorsan kaçmış sayılmazsın. yeni uyanmıştı "günaydın canım, nereden geldin?" "sigara almaya çıkmıştım, bir daha geri dönmeyeceğimi söylemek için döndüm, hoşçakal."

1 Temmuz 2013 Pazartesi

güneşin yaktığı teninde kaybolan gidişlerin
umutsuzluğun sesi öyle yumuşak ki
paketlenmiş anılar zamansız yırtılıyor zihnimde
heykellerin yıkılıyor caddelere ismini veriyorum
kıyılara, koylara, berrak mavi denize ve hayal edemediğim okyanus derinliklerine
aklımın götüremediği kalbimin olduğu yerlere
olduğum yerden olmadığın yerlere
atılan her adımda zamanın geçişi kadar acımasız
zalim değil kurallara uyuyor
benim gibilerin uyamayacağı kurallara
titreyerek, ayak parmaklarını reddederek, avuçlarını kanatarak
kanepe minderlerinin altında, uyanamadığım kabuslarımda
zor değil boğulur gibi nefes almak
almıyorum çünkü
görünmez mor bir ışık, sadece hissedebiliyorum
yılların değiştirmediği ve herkesin bildiği gibi
şimdi
şimdi
şimdi

çılgına dönüp defalarca kendini bodrum katından kaldırıma atanlar
hayatın bodrum katında ölüm yok
merdivenleri çıkarak gidemezsin
düşersin, itilirsin, yuvarlanırsın

26 Haziran 2013 Çarşamba

bu gün aynı güneşin altında soluklandığımız polise

   önce gezi parkında olan herkese orospu çocuğu dedi,
   sonra amirini nasıl geneleve götürdüğünü anlattı gülerek.
   orospuluğumuza lafı yok uçkurunun keyfindeki kiralık katilin
   kendi evladının, kendine haykırışına kulak tıkıyor şimdi.
   siktiği delikden çıkanı kaldıramıyor.
   orospu ve çocuğu belli, meçhul olanın kendisi olduğunu görüyor,
   hazmedemiyor.

   yakaladığı kaçakçının ona yalvarışlarını anlatıyor,
   odada bir ben bir o bir de allah vardı diyor
   odada bir ben bir ben bir de ben vardım diyor
   odada allah bendim diyor
   parayı alıp almadığını açıklamıyor.
   hay allah

   buralı bir ibne var bilir misin o da oradaydı diyor
   orası hep gay doluymuş
   belli ki batan bir şey var.
   sikemediği deliğe de göz dikmiş canavar.

   tam beş kişiydik diye başlıyor
   koca dünyadaki ufak beyninde dönen işkenceler...
   sonrasında söylediklerini anlamak için insan olmama şartı aranıyor.
   karşısındaki adamın suratı doğmayacak orospu çocuklarıyla dolu.

   tüm orospu çocuklarını öldürse de kendi sikini kesemez
   yaşasın orospuların döl yataklarından yeşeren direnişimiz!

19 Haziran 2013 Çarşamba

gecenin körü

   dinle,

   an dediğin şey öyle kırılgan ki seni görmüyor, şansın tutmuyor ve bitiyor.
   elleri, gözleri hatta elinin göğsüyle kalçalarının arasında dokunabildiği
   hiç de müşterek olmayan en masum teni bile isyan ediyor.
   acı eşiğin bellidir ama bu karanlığa ne kadar dayanacağını bilmiyorsun.
   başlangıcını hatırlamadığın hayatın sonuna inanıyorsun otel odalarının halı kaplı zeminlerinde.
   yan odadan gelen çıtırtıları duyarken uyuyabiliyor musun?
   aynı yerde olduğun sürece duvarları engel mi sayıyorsun?
   arkada bıraktıklarının hiç değeri yokken görünmeyen geleceğe tapan insanlar yaşıyorlarsa ben ölüyüm!
   ölüyüm ve canım pahasına ölmeye devam ediyorum.
   nefes aldığım sürece ölüyüm.
   yoksul, mutlu ve apaçık bir zihinle yaşamdan kalkan son trenin vagonlarında etime tütün sarıyorum.
   kaburgalarımı ezsen lav çıkar.


   gecenin körü nedir bildim, orada an yok.
   hafıza kaybının salt iğreçliği ve insan olmanın utancı yüzüne hızlıca, durmadan çarparken;
   pencereden dışarı fırlattığın haykırışların, kör bir adamın karanlığı kadar karanlık gecede duman gibi dağılıyor.
   başını ve sonunu hatırlamadığın siktiğimin hayatında ciğeri beş para etmez hatunların peşinde sıvazladığın egon,
   bileklerini kessen dahi öldüremeyeceğin egon,
   saf olandan nefret eden egon.


   öyle çok gözyaşı döküldü ki, o gün yağmur yağmaya utandı.
   güneş doğmasa, kuruyana kadar kanım ağlayacaktım.
   ve ancak uykularım bilir ki terimde boğulurcasına acı veren rüyalarımda bıçak kadar keskin kelimelerin...
   namussuz bir çağ bu biliyorum.

20 Nisan 2013 Cumartesi

belma sebil

   hadi en güzel uykumuzdan uyanalım. hayatın bitecek olması kadar devam ediyor olması da can yakıyor. gözlerin dolsa da ağlayamazsın. kalk yüzünü yıka, yapman gerekenler var.

   uyanacaktın, uyandın.

12 Mart 2013 Salı

korkak


   bir kafada kaç insan yaşayabilir diye düşünmedi onlar ben düşündüm. belki anlarım ve belki tek istediği anlaşılmaktır diye düşündüm. anlaşılmaz olup ne kadar anlaşılmaya ihtiyacı olduğunu bağırdığını düşündüm. ruhlarımızı zehirleriz de sonra zehrimizi akıtırız ve her şey eskisinden daha berrak olur gibi geldi işte. bir şekilde biliyoruz neler olduğunu uzaklarda ve yakınlarda aynı anda. aynı anda ve uzaklarda.
   okumadan imzaladığımız hayat sözleşmemiz gereği ben tüm bunları düşünürken sen başka bir çift gözün içine bakıyordun. başka ihtimalleri başka birisi için değerlendirip gereksiz ayrıntılara gerekli anlamlar yüklüyordun. başka ruhlar birbirini zehirliyordu.
   sadece içeriden sesler geldiğine emindim. ama bir kafada kaç insan yaşayabilir? içerisi boş. parkeler gıcırdıyor, camlar tozlu, bir yataktan başka bir şey yok. bir yataktan fazlasına ihtiyaç yok. gerçek bir şeye ihtiyacın olduğunu hissettiğinde artık bana güvenemezsin.

ve eğer konuşacaksam 
sadece konuşmak istiyorum 
lütfen konuşmamı bölme 
sadece yaslan ve dinle 

ve geceyle düzgünce yüzleşemiyorum 
bana kaçmayı öneremezsin 
evler haraket eder ve evler konuşur 
eğer beni oraya götürürsen rahatlıyacaksın  

bu çok fazla 
çok parlak 
çok güçlü 

bu çok fazla 
çok parlak 
çok güçlü 

bu çok fazla 
çok parlak 
çok güçlü 

bu çok fazla*


*http://www.youtube.com/watch?v=QxYemY8CQaw

10 Mart 2013 Pazar

görünür.












gündüzleri karartan şeyler olabiliyor.

   konuya hakim olmadığı için çok sinirliydi biliyorum.
   bildiğim şeylerin bu kadar fazla olması beni çok rahatsız ediyor, sadece konuşmak bile öylesine güzelken, yazamamanın verdiği acıyı tahmin edemezsin. o da edemez.
   iyi niyetli olmak hiç bir şeyi değiştirmiyor asla değiştirmedi.
   kurtulmak için koşmak yerine bekliyorum, hareketsiz beklersem insanlar bir şekilde uzaklaşmış olacak. bu da kurtuluşun farklı bir yolu.
   üstelik o da kendini öldürse geride bir mektup bırakacak olanlardan. kendini öldürecek kadar kendinden değil dünyadan nefret ediyor. dünyadan kurtulmak istiyor diğer insanlardan, polenlerden, çamaşır makinesinde asılmayı bekleyen çamaşırlardan ve ödenecek faturalardan kurtulmak istiyor; kendisinden değil. öyle kızmış ki dünyaya, tutup kendisini öldürse okuyup yaptıklarına pişman olsun diye insanlar, polenler, çamaşır makinesinde asılmayı bekleyen çamaşırlar ve ödenecek faturalar bir mektup yazıyor. polenlerin beni hapşırtmaya hakkı yoktu diye düşünüyor, çamaşırların bana benim onlara muhtaç olmam çok saçma diyor, ihtiyacı olmadığı bir düzenin vergili faturalarını ödemek istemiyor, insanlarsa her zaman sadece bencil oluyor.

   söyleyemediklerinin altında ben eziliyorum.

   işte yine aynı şeyler oluyor, gerçek bir kurtuluşa asla yetişemiyorum. başka bir şarkı daha başlıyor bitiyor. hikayesini asla bilmiyoruz kendimiz yazıyoruz. hem dökülen gözyaşlarının gelecekte işimize yarayacağını mı sanıyorduk ne, bol bol ağladık. işe yaramadı. lütfen artık kafamın içinden çıkarın bunu.
   yapılacak bir iki görüşme daha var sonra herkes gidecek. aynı yollardan birbirinden habersiz yürüyecekler. farklı kararları aynı kaçışa kavuşmak için alacaklar. birbirlerine ihtiyaç duyacaklar ama asla söyleyemeyecekler. daha önce yaptıkları hataları asla geri döndüremeyecekleri için yollarından asla sapmayacaklar. birlikte de olmayacaklar ama asla ayrılamayacaklar da.
   ve güneşli bir pazar gününde geçirilen sinir krizleri sadece insanlıktan uzaklaşmayı sağlıyor. geceleri daha az uyumayı ve kitaplara daha çok inanmayı ve yalnız olduğunu hatırlamayı. elinde kalanla idare etmeyi bilmiyoruz, öğrenmeyeceğiz de.

6 Ocak 2013 Pazar

çekmece karanlığı

   düşününce, insan en çok ne yapacağını bilmediği zamanlar her şeyi bırakıp gitmek istiyor. zincirleme bir şey bu, bulunduğum yere de sebebini hatırlamadığım bir bilmezlikden geldim. bundan sonra gideceğim yere de neden geldiğimi hatırlamayacağım. yalnız gitmeye korksam da gitmem gerekiyor. başka bir yere, dilini ve iklimini bilmediğim bir yere gitmem gerekiyor. tüm başlangıçlar böyledir zaten, bir şey bitmiştir ve sen nerede olduğunu bilmezsin. ( https://www.youtube.com/watch?v=KNJYBOj7Cfc )
   şimdi ellerim gözlerimi yakıyor, hava gözlerimi yakıyor, yazılar okunmaz hale geliyor. korkuyorum tek damla göz yaşı tüm mürekkebi dağıtmaya yetiyor ve her şey okunmaz hale geliyor. görünmez oluyor. dokunamadığın şey dokunulmaz oluyor. duyduklarım zaten aklımdan geçenler, çok fazla konuşmaya gerek yok. tüm insanlık adına üzülecek kadar ince düşünmeye gerek yok, insan olmaya hatta iyi olmaya gerek yok, kendimizi kandırmaya gerek yok.
   hem günleri birbirine bağlamayalım. onlar yollarına devam etsin biz burada kalalım. ışıksız sabahlarda çay demlemek gibi, bir şey için değil biri için. en fazla uyanmak için olabilir. uyandım; günaydın ve iyi uykular.
   iyi olmak insanların seni tanımasını engellemenin en iyi yoluymuş gerçekten. hak etmeyen insanların haksızlık yapmak için kullanacakları bir  duvar. duvar atlayamayacağın kadar yüksek ve sen tırmanamayacak kadar yorgunsun. otur! duvarın dibinde bir yabancı ölünü bulana kadar otur.
   her an değişen sorular ve milyonlarca kelimenin aklımdan geçmesinden uzaklaşmak çok zor. üstelik kindar da bir insan değilim, durum buyken neyi toparlayabilirim? şimdi aynı yerde yine aynı boşluğa bakıyorum ama bu sefer o da bana bakıyor. ve sizin gibi sahtekar rol yapan insanlar yüzünden kaybediyoruz biz hep. sizin yaşadıklarınız normalken biz ruh hastası oluyoruz. hanginiz gerçekten umursuyorsunuz ki?

   and we're too young to see