flickr.com/photos/belmasebil/

18 Kasım 2012 Pazar

there is a light that never goes out

   birkaç ay önce sighthill'deki bir partiden wester halies'deki başka bir partiye yürürken nicola onunla konuşmaya başlamıştı. gruptan ayrılıp güzel güzel sohbet ediyorlardı. nicola konuşmaya gayet istekli görünüyordu. hatta spud'ın ağzından çıkan her sözcüğü can kulağıyla dinliyordu. spud partinin verildiği yere hiçbir zaman varmamayı, sonsuza dek nicola'yla yürüyüp sohbet etmeyi dilemişti. sonra altgeçite girmişlerdi ve spud kolunu nicola'nın omzuna atması gerektiğini düşünmüştü. smiths'in o çok sevdiği 'hiç sönmeyen bir ışık var*' şarkısından bir bölüm gelmişti aklına:
   ve karanlık altgeçitte
   tanrım, diye düşündüm, işte beklediğim fırsat
   ama tuhaf bir korku sardı beni
   ve soramadım işte
   morrissey'in hüzünlü sesi duygularını özetliyordu. kolunu nichola'nın omzuna atmadı, ondan sonra da onunla konuşmaya eskisi kadar hevesli olmadı. onun yerine rents ve matty'yle yatak odasına çekilip iğne çakmış, nichola'yla işi pişirip pişirmeyeceğini düşünmenin gerginliğinden arınmış olarak özgürlüğün tadını çıkarttı.

*http://www.youtube.com/watch?v=INgXzChwipY


trainspotting sayfa273



.

16 Kasım 2012 Cuma

teşekkürler lütfen

   iki şey çok kolay, biri yalan söylemek ikincisi inanmak. inanmak konusunda hiç sorun yaşamıyorum ama sınavdaki en kolay soruyu yapamamak gibi ben de yalan söyleyemiyorum. ne yalan söyleyeyim sayın okuyucu içim sıkılıyor her nefeste duvarlar biraz daha yaklaşıp uzaklaşıyor, renkler soluyor. sanki hayatı sepya gösteren gözlüklerimi takmışım gibi her yer biraz daha hüzün doluyor, damla damla yağan yağmur ıslatmıyor, rüzgar üşütmüyor, bazen söylenenleri duymuyorum.
   ne kadar çok freud okursam o kadar anlamıyorum, berbat bir yorumlama tarzım var. bana uzaktan bakan birinin hakkımda her şeyi anlaması öyle kolay ki. dudaklarımı kapasam, gözlerimi kaçırsam bile ellerimi tutamıyorum. yazmak da benim güçsüz yanım. kelimeler her şeyi mahvediyor. inan hakkında hiç bir şey bilmiyorum. bilmek de istemiyorum, ne kadar çok şey bilebilirim? daha ne kadar inanmaya devam edeyim?
   ben kendime iyi davranmıyorum sana nasıl iyi olayım? tek bir fobim bile yok. hiç bir şeyden kaçmıyorum, hiçbiri beni yeteri kadar korkutmuyor; modern dünya beni, bizi öyle iyi koruyor ki gerçekten korkmuyoruz bile. gerçekten korkmaya ihtiyacım var. her seferinde yeni bir çıkış yaratmak zorunda mıyım? bir kere de kapalı kalayım bir kere de kendimle yüzleşeyim. müziğimiz olmasın, kalem, kağıt, fotoğraf makinesi, kitap hiç biri olmasın. çünkü seni sadece seni düşünmediğim zamanlar düşünebiliyorum. (bu arada bu da şarkınız http://www.youtube.com/watch?v=pKd06s1LNik)
   yalnızlıkla ilgili söyleyebileceklerimiz kadar yalnızız işte. içinde olduğumuz ve kendimizi ifade edebileceğimiz tek durum yalnızlık. kendi içinde hapsolan insan yine sadece çıkış yolu aramak için kendi içinde geziyor ve bu yolculuğun tamamı gibi sonu da yalnızlık. yani biri tutup bizi silkelese patır kütür yalnızlık dökülür ceplerimizden ve buna rağmen yalnızlığımız hiç eksilmiyor.
   hadi hepimiz birbirimize küçükken çıktığımız ağaçları, kuzenimizle yediğimiz haltları, babamızdan işittiğimiz azarları, aslında ilk tercih olarak makine mühendisliği yazacak olmamızı, en sevdiğimiz çizgi filmi anlatalım ve buna iletişim diyelim. kusura bakmayın ama hiç iletişemiyoruz. hemde hiç. buna rağmen ömrümüz yettiğince birbirimize kendimizi anlatıp kendimiz dinleyeceğiz.
   doğduğumuzdan beri sahip olduğumuz tek hak ölmek.


he looks like the real thing. 
he tastes like the real thing, 
my fake plastic love.


12 Kasım 2012 Pazartesi

konuşmamalıyız

   çok çeşit insan var ve beni çok yoruyorlar bu yüzden çok nadiren başkasının yerinde olup dünyaya o nasıl bakıyor diye merak ediyorum. ama kimi zaman öyle çok merak ediyorum ki facebook da başkasının gözünden gör fasafisosunu kullanıyorum. neden orada başkasının gözünden gör... yazıyor diye de merak etmiyor değilim. üç nokta neden var? herkes orayı başka tamamlıyor demek. başkasının gözünden gör ve ne kadar adi bir pislik olduğunu anla, başkasının gözünden gör ve nasıl sefil bir hayatın olduğunu anla, başkasının gözünden gör ve ne kadar sevildiğini anla...
   buralar ne kadar yalansa başkasının gözünden kendini de o kadar yalan görüyorsun. sanırım ben başkasının gözünden de kıvırcık görünüyorum o kadar. bakın bunlar hep sınav kafası. yani kafam öyle boş ki... http://www.youtube.com/watch?v=fyomdpX4cK4

   ikidir tanımak, tanışmakla ilgili yazıyorum bu da üç olsun; tanışmaya değil konuşmaya çalışsak? hem belki daha güzel vakit geçiririz. ayrıca son sosyalleşme denememden de başarısız ayrıldığıma göre eski köşelerimden birine çekilip bir iki kitap daha bitiririm belki. zaten gözlerimiz bu kadar kapalıyken en fazla kitapları görebiliyoruz, çünkü gizli gizli en sevdiğimiz kısımları baştan okuyabiliyoruz. hayatın tam tersine.
   ve göreceklerimiz asla bitmeyeceği için yaşadığımız her an sonsuz olduğu için ve en çok da sonsuzluktan korktuğumuz için yaşanılan andan öyle hızlı kaçıyoruz ki aslında hep gelecekte yaşıyoruz. selam benimle anı paylaşır mısın? hayır mı... pekala.

   ama yere dökülen kırıntılar elbet ayağına yapışacak bu yüzden hiç endişelenmiyorum. bu arada bana öyle bir durum söyleyin ki bir beatles şarkısıyla anlatılamasın. bence de yok. bir de hangi ülkenin nerede olduğunu bilmeden, önünde hangi iklimin olduğunu bilmeden yolculuk yapmak güzel olurdu bak bu şimdi aklıma geldi. biraz daha akışkanlar mekaniği çalışmamak için şimdilik bu kadar serbest çağrışabildim sayın okuyucu.


9 Kasım 2012 Cuma

hani hızlı yaşayıp genç ölecektik?

   işte o dediğin hiç olmayacak, önce birbirimizi tanımalıyız değil mi?  sonra daha kırlarda koşup sarılmalıyız ama kimse terleyeceğimizi hesaba katmıyor. tanışmalar zaten yeteri kadar saçma günümüz dünyasında. gelecekte daha da saçma olacak, çok geçmeden tanışalım.

   çok mu geç?

6 Kasım 2012 Salı

birinci tekil şahsa yazdım ben bunu

   düşünüyoruz o halde varisek dünya nüfusu 5milyon kadar olmalı. düşünmüyoruz o halde yokisek, koyun nüfusu oldukça fazla olmalı (8 milyar falan) yani var olmayı düşünmeye bağladığımız sürece ben yoktan var ediyorum demektir. tanrı da yoktan var ediyorsa tanrı da var. tanrı varsa insanları yaratırken hiç düşünmemiş olmalı. düşünmemişse o halde yoktur. tanrı yoksa ve ben varsam yoktan var olabiliyordur. ben de düşünerek yoktan var ettiğime göre ben kesin varım. seni düşündüğüme göre sen de varsın. sen beni düşünmediğine göre ben yok muyum?
   tüm bunlar bir yana asıl söylemek istediğim, bir şeyden hoşlanmadığın zaman gözlerini hafifçe kısıyorsun ya işte tam gözlerinin kenarında oluşan minik kırışıklıklardan öpebilirim. öpebilir miyim?
   hani insan hasta olduğu zaman yaptığı her kötü şeye pişman olur; bir daha sigara içmeyeceğim, hep çorap giyeceğim der ya. bende tam tersi. mutlu olduğum zaman bunu hak edecek ne yaptım bir daha yapmayacağım derim. yok yok ben mutluluğu hak etmiyorum çünkü bu konuda gerçekten çok beceriksizim. hem mutlu olmak konusunda beceriksizim hem de mutluluğu sürdürmek konusunda.
   varsayalım sonsuz mutluluk mümkün. ben sıkılırım. sonsuza kadar mutlu olmak ne saçma şey. kimse beni sonsuz mutlulukla kandıramaz, sen dahil. zaten kavga etmeyeceksek senden nefret edip yeniden sevmeyeceksem son derece anlamsız olur. bizi kandırmalarına izin vermeyelim.
   dünyadaki tüm insanları tanısam sevdiğim insan sayısı 5den 3e inerdi. hangi iki kişiden vazgeçerdim onu tam bilmiyorum. geçen gün koşulsuz sevmekten söz ediyordu bilge. ben kimseyi koşulsuz sevmemişim, öleyim ben. aslında seni koşulsuz severdim ama deli çıktın. bu durumda delilik benim koşulum. ne hızlı yaşıyoruz ne genç ölüyoruz. aramızda anlaşıp genç ölsek emeklilik yaşı da düşer.
   nurbahar, karmanın olmadığını bilimsel olarak açıklayacaktı ama bi türlü denk gelemedik. ben de 16 yaşımdan beri karmaya inanıp tüm karma pointlerimi bedava yaşamak ve radyoda istediğim şarkıyı çaldırmaya harcayan bi insan olarak karmanın olmadığını kendi kendime kanıtlayayım dedim. bi kere karma varsa senin belanı çoktan vermeliydi çünkü sonsuz mutlulukla adam kandırıyorsun. ayrıca karma varsa benim de belamı çoktan vermeliydi çünkü sonsuz mutluluğa kanıyorum. evet kanıyorum. bir de çoraplara inanmıyorum ve çamaşır makinesinden eşi çıkmayan çorapla ciddi düşünüyorum.

2 Kasım 2012 Cuma

vegas baby!!

   mutsuzluktan her şeyi yapacağım dönemlere değil de son derece mutlu olduğum zamanlarda olur bunlar hep. çünkü zamanı geldiğinde mutsuzluktan öleyim ben. bu aralar insanlarla normal arkadaşlarımla konuştuğum gibi konuşabiliyorum. aman bozulmasın. bir önceki yazıyı da okuduysan sayın okuyucu bana gezmek olsun da gerisinin hiç önemli olmadığını anlamışsındır.
   şimdi ben tam ders çalışmaya karar verdim, gidip not fotokopisi çektirmeye falan çalışıyorum yine de olmuyo! şu bölümde bir kere de planlı ders çalışayım da insan gibi ders geçeyim. gerçi özel güçlerim sayesinde hiç ders bırakmıyorum (bu özel güçlerin kaynağı nedir nereden gelmiştir neden ben falan hiç bilmiyoruz.)
   şimdi sizlere ders çalışmak için not fotokopisi çektirmeye diye yola çıkıp yurt dışına gitme hikayemi anlatayım. benim bu türkiye çapında ünlü arkadaşım ebrunun defterinden fotokopi çektirirken o da kenarda beni bekliyordu. sonra dedi  ki; sena, arkadaşlar kısır yapacakmış oraya gidiyorum ben, gel istersen. ders mi kısır mı ders mi kısır mı?? kısır is the winner!!! neyse biz gittik kısır yapılıyor falan ben de öyle kendi kafamda takılıyorum. evde geyik varmış dışarı atmışlar falan bunları düşünüyorum. sonra kısırın soğanları kavrulurken batuma gidelim dendi. bak ben hiç bir şey demedim, öyle hemen atlamadım da. çünkü hep ben derim bunları sonra olmaz üzülürüm falan ne gerek var? kısır yapıldı, tabaklar hazırlandı falan, ben bir sena klasiği olarak cappuccino yaptım (hazır aldık) sonra baktım insanlar ciddi ciddi gitmekten sözediyor. telefon konuşmaları yapılıyor, işte gideriz şu saatte döneriz okula gideriz falan deniliyor. en son kimlikleri falan kontrol ediyor çanta hazırlıyorduk...
   arabaya bindik. hala gider miyiz bilmiyoruz, kimse ne yaptığımızdan tam olarak emin değil. bi 15 dakika falan gittik, bir arkadaş demez mi benim kimliğim yok. yine bir takım telefon konuşmaları işte ehliyetle girilir mi acaba diye sormalar falan derken öğrendik ki kimliksiz olmuyor bu işler. dedik madem bırakalım arkadaşı ototstopla falan döner geri. ama enerjimiz düştü bizim sonuçta geride adam bırakılmaz. sığar mı lan racona? ehehe yok lan öyle cümleler kurulmadı. dedik madem gel sen sınırda bizi beklersin. işte biz oyunlar oynayarak ne bileyim müzik dinleyerek dayandık sarp sınır kapısına. dedik, alın len bizi. almıyor puştlar! yok be şaka. bu kimlik unutan arkadaş bizi kapıya kadar yolcu etti, dedik sen bekle bizi 3-4 saate geliriz. biz geçtik kapıdan koşarak... duty free. insanlar jack danielslar, absolutelar falan alıyor, ben? peki sena? gittim paşalar gibi yeni rakı aldım. sonra dedik biz bunları bekleyen arkadaşa verelim de elimizde bunlarla gezmeyelim. gittik baya sınırdan poşetleri uzattık arkadaşa o da aldı döndü gitti. bildiğin kaçakçılık yaptık ya la. sonra polis geldi durdurdu dedi siz ne yapıyorsunuz interpol arıyor sizi alkol kaçakçılığından doğru geldiğiniz yere geri dönün. yok öyle bir şey de olmadı. dediler olmaz biz de aldık poşetleri bindik taksiye dedik, çek sheraton'a!
   yazının bundan sonrası artı on sekiz. yok lan bu da şaka. girdik sheraton'ın casinosuna. girerken sena hanım falan diyorlar, böyle ben de ceketin yakalarını falan kaldırdım ki gören 16 yaşımdan beri buralardayım sanar. yani gidip bakarsak sheraton casinosunda kaydım var. tabi biz girdik içeride sanıyoruz kol çekmeli aletlerden falan var. nerdeee her şey dijitale dönmüş. buradan bakabiliriz;  http://www.casinopeace.com/Casino/Default.aspx
   tabi biz hiç bir şey oynayamadan 2 tur attık kızlara baktık sonra bizim fazlasıyla turist olduğumuzu anlayan bir amcadan yardım istedik o da bizi sheraton müdürü cem abiye yönlendirdi. bakın cem abi diyorum öyle samimiyiz yani. cem abi dedi siz çok yanlış zamanda geldiniz gençler bu mevsimde buralar ölü. aman kimseye bulaşmayın kavga etmeyin kendi halinizde takılın dedi. bize bir disco tarif etti oraya gittik. discoyu hiç anlatmıyorum çünkü 2. çalan şarkı kolbastıydı.
   batum sokaklarında gezip azcık dilimiz gelişsin diye insanlarla ingilizce konuşmayı planlayıp hiç insan göremeyince dedik bari gidelim. hiç insan görmedik ama tüm yol boyunca bizi takip eden bir köpecik vardı. ayrıca bir de tırtıl bulduk. sonra yine sheratona gittik bizi oradan takisyle geri sınıra gönderdiler. sınırdan geçerken de bir sürü surat yaptı görevliler bize. sonra yine döndük vatan toprağınaaa. kapıdan bizi uğurlayan arkadaş geri karşıladı bizi. bindik arabaya, bundan sonrasında şoför arkadaş uyumasın diye muhabbet etmekle geçti. gerçi yağmur ormanlarında neden iri cüsseli hayvanların yaşamadığı üzerine düşünüp baya güldük.
   sonra eve girdik, uyuduk, uyandık, okula gittik. yurt dışından daha bu gün döndüğüm için biraz yorgunum sayın okuyucu.