flickr.com/photos/belmasebil/

29 Haziran 2012 Cuma

nöronlarımıza hakim miyiz?

  her şeye bir açıklama getirmeye programlı beynimiz cevapsız sorularla karşılaşınca hemen çalışmaya başlıyor. öncelikle en kötü sonuçlar doğuracak şeyleri getiriyor akla. bunun böyle olmasını da aslında hayatta kalmamızı sağlayan reflekslerle falan feşman bağdaştırıp bilimsel açıklayıp, BEYNİNİZE HAKİM OLUN deyip konuyu kapatabilirdik elbet ama yapmayacağız. neden yapmayacağız çünkü biraz içimizi dökmemiz lazım öyle değil mi?

  sevgili beynim,
  şimdi tüm suçu sana atıp, her şey senin paranoyaklığın azcık nöronlarına hakim ol be organ! diye çemkirmeyeceğim sana. bu gün senin yanındayım dostum. çünkü, öyle yada böyle sana bir hayat borçluyum. yani nefes almayı öğrenmeseydin sen de bende bu günleri göremezdik öyle değil mi? evet öyle. asıl konuşmak istediğim, ne yapıyorsun da her seferinde haklı çıkıyorsun? çünkü arada bir haksız çıkmış olsaydın ben de şimdi sana güvenilmeyeceğini söyler kendi kendime, içimi rahatlatırdım. bu durumda ne içimi rahatlatabiliyorum ne seni susturabiliyorum, yemin ediyorum zorla çoklu kişilik bozduracaksın adama.
  hani bir de her aklımdan geçenin aslında başka bir evrende yaşanıyor olma ihtimali gibi çılgın teorilerle dolu bir dünyadayken havadan nem kapar şu halin yok mu? konuşsana beyin! söylesene, yahu tamam abartıyorum her şey benim düşündüğün gibi olmayabilir aslında ben de yanılıyor olabilirim, desene. ama yok demezsin ille de senin dediğin olacak. ta ki başka bir beyinin başka bir ağza gönderdiği sinyaller sayesinde benim kulaklarıma gelip sana aktarılan kelimeleri algılayana dek. o zaman hemen de ikna olursun. hayır efendim ikna ol! olma demiyorum ne yaparsan yap da sonradan bir daha dır dır etme bari. ikna olmuyorsan da adam gibi söyle yavrum neden korkuyorsun sanki. ben arkandayım senin ya... bak valla hiç sonunu düşünmene lüzum yok oh mis! yeter ki sonradan aklıma yeni olasılıklar getirmeyi bırak da ikimiz de rahat edelim.
  bir organı adam gibi aldım karşıma bunları söylüyorum azcık kıymetini bil. ne insanlar var sıkıyorlar pekmezini akıtıyorlar kafalarının. diyorum ya ne insanlar var ortam çok kötü. AHA yakaladım seni yine ne insanlar var ortam çok kötü fikirlerini getirip soktun aklıma! bak adam gibi laftan anlamayacaksan vurucam alkolü vurucam kimyasalı tependen aşağı o zaman göreceksin.
  hadi ikna olmadın diyelim ve haklısın da tamam kabul o zaman neden bütün çakallığını konuşturup da işin içinden zekice hamlelerle çıkmıyorsun? illa deneysel takılacaksın... oysa tecrübelerinden ve henüz tatmadığın ama çözümlemesini yaptığın başkalarının tecrübelerinden edindiğin bilgi sayesinde kırk takla attırırsın sen adama ama işine gelmiyor. garezin bana senin zaten.
  neyse bak gidip dizi izleyeceğim ne olur düşünmeyi bırak tatildeyiz çünkü. öff 

ilk umarım son.

  bu, bu bloğa alkollü yazdığım ilk ve son yazı olacak sayın okuyucu. neden ilk derseniz o dostluğun şanından. neden son derseniz de o da az çok burayı ciddiye alışımdan. ha şunu da belirteyim kafam iyiyken daha ciddi bir insanım ben. şimdi... nereden başlayacağımı tam bilemiyorum. benim, onun hakkında yazmam gereken bir arkadaşım var. şimdi bana hesap yaptırmayın kaç yıllık bilmiyorum, lise birinci sınıftan beri öyle yada böyle arkadaşım. gelelim "neden onun hakkında yazmak durumunda bıraktı beni hayat?" sorusuna. bunun cevabını sizlerle paylaşmayacağım çünkü biraz özele kaçıyor. bu tamamen benim kendi içsel dünyamla alakalı bir borçtur sevgili okuyucu. ben bu tarz borçlarımı genelde karmaya havale ederim. fakat bu durum farklı ve karma ile hiç alakası yok.
  şimdi bir soru geliyor, "neden? ama neden hak ettiği kadar güzel insanlar hep geç çıkar insanın karşısına?" şimdi bu size çok sıradan bir soru gibi geldi dimi? "la sende ne diyorsun herkes böyle düşünüyor" dediniz değil mi? eğer bunları dediyseniz çok yanılıyorsunuz sayın okuyucu. çünkü bu dünyada o kadar güzel insanlar var ki bazen karma bile bilemiyor onlara nasıl davranacağını. bilemiyor çünkü iyilikle iyi davranmak arasındaki o ince çizgi günümüz insanı için çok karışık bir halde. iyi bir şey yaptığını sanıp yanılan öyle çok insan var ki ister istemez dengeler değişiyor. insanın kafası karışıyor çünkü kendini karşısındakinin dünyasına odaklıyor, onu keşfetmeye çalışıyor, onun iyisi ile kötüsü arasında kalıyor ve bazen kendini unuttuğu için kendine kızıyor. sonra insanlık hali deyip kendini de yarı yolda bırakıyor. sonuçta nereden bileceğiz ki tüm bu yaşananlar ne kadar gerçek?
  bu arada bir arkadaşımla ilgili yazacağım demiştim neyse laf lafı açıyor.
  bu dünyada neyin hesabını kimden sorabiliriz ki? beni ne biçim yetiştirdiniz diye anamıza babamıza mı çemkirelim ne yapalım? her yaşadığımızın hesabını bi şekilde dönüp dolaşıp sadece kendimize verebiliriz. o yüzden biraz da kafaları rahat bırakmak lazım. pişman olunacak ne yapmış olabiliriz ki? sınırları zorlasak neyin mantıklı bir açıklamasını yapamayız ki? delilik de insanoğlunun uydurması bi yerde.

  yazıyı en baştan okuyup düzeltme yapmayacak kadar çok samimi buluyorum bu gece seni sayın okuyucu. mutlu, hadi olmadı mutsuz günler.

28 Haziran 2012 Perşembe

rorschach testi

  bu rorschach amcanın mürekkep testini filmlerden falan biliriz. anlamını bilmediğim lekelere internetten biraz bakıp normal cevaplar verdim çoğuna ama şimdi göstereceğim testte gördüğüm şeyin sex olması ve anlamının aslında anne olması freud'u delicesine haklı çıkarmaz mı?


27 Haziran 2012 Çarşamba

büyük şehir

  bilgeyle buluşmak için kızılaya indim. bakın farkındaysanız indim diyorum çünkü bulunduğum yerden kızılaya bir dağdan inercesine iniyoruz. resmen küçük şehirden büyük şehre adaptasyon sorunu yaşadım bugün. trabzonda 5 dakikada meydanda olabiliyor insan trafik diye bir şey yok. dolmuşta "yeter artık indirin beni" diye bağırmamamın tek sebebi müzik dinliyor oluşumdu. tamam ankarada doğdum büyüdüm o dolmuşlara çok bindim ama yine de yeniden alışmak zor geldi arkadaş ne yapayım?
  trafik yüzünden bilge geç kalınca ben de ankaranın tadını çıkarayım dedim. dostun önünde oturup geleni geçeni izledim. ne diyeceğim size, ankara ne güzel şehir bee. bir de herkes birbirini tanıyor bir şekilde. yani öyle yoldan geçen dur hele sen kimin kızıydın tadında değil ama bir jenerasyon toptan arkadaş. olmadı senin arkadaşın onun dersanesinden en yakın arkadaşının eski sevgilisinin komşusu çıkıyor. böyle çılgın bir şehir işte ankara. çılgın demişken, dolmuştan indim yürüyorum tabi unutmuşum ankaralıların güven parkta dinozor beslediğini, güvercin-dinozor karışımı o şeyi görünce bir an korkmadım diyemem. neyse, dostun önünde otururken çantamı beğenen bir kadınla konuşmaya başladım, ne güzel insanlar var ankarada. kadın istanbuldan gelmiş ankara siyasalda doktora yapıyormuş. iki dakikada memleketin halini konuşan emekli amcaları çıkarttık içimizden. saklayacak değilim benim de içimde bir emekli amca yatıyor-meyhane sevmemden belli zaten-
  sonrası tahmin edildiği gibi gelişti bilgeyle yemek yedik sarılıp gezdik sokaklarda. ay hiç iflah olmayacağız sanırım 30 yaşımıza geldiğimizde de sarılıp gezeriz biz. bir ara evlenip çoluk çocuğa karıştığımız zaman da birbirimize, "geliyo musun bize amk" diye mesaj atacak mıyız acaba diye düşünmüştük. sanırım atmayacağız. ama atarsak daha güzel olmaz mı?


     biz küçükken ankaranın nüfusu, bir şehirdeki tüm çocukların birbirini tanıyabileceği en kalabalık şehir nüfusu kadardı.





26 Haziran 2012 Salı

ben geldim.

  her geldiğimde birçok değişiklik oluyor. bazen odama kullanmadıkları şeyleri koymuş oluyorlar, yeni fotoğraflar çekinilmiş duvarlara asılmış oluyor, kardeşim yeni kıyafetler almış oluyor, bizim ufaklık artık herif olmuş oluyor, bir sürü kitap okunmuş raflara dizilmiş oluyor, mutfağa yeni tabaklar alınmış olunuyor... ama en çok tanımadığım o terlikleri getirip "al kızım bunları giy" dediğinde annem, duygulandım. bir an burası benim evim değil siz kimsiniz diye bağıracaktım. yani o terlikler de nereden çıkmış eski terliklerin nesi vardı ki?
  sorun terlik de değil, ben yokken işler baya değişmiş. yemekler tuzsuz yapılıyor artık, yeni alışkanlıkları var bizimkilerin. neyse ki annemin o güzel sofraları hala eskisi gibi. gerçi masanın köşesine konulan ilaçların sayısı artmış kutudan taşıyor hatta bazıları, sanırım yaşlanıyor bizimkiler, ama olsun yine de alışabilirim. yani sanırım. sanırım alışabilirim.
  peki alışmadım diyelim ne olacak? benim evim trabzonda derim ki ben zaten her zaman. zaten iki yıl sonra çalışmaya başlar ankarada kalmam da. o zaman benim evim neresi olacak? aile içinde göçebe yaşayan bir insan oldum resmen. aklıma emrenin mahallede, "BEN DE BU MAHALLENİN BİR SAKİNİYİM" diye bağırması geldi. "hiç de sakin görünmüyorsun sen, gel bakalım bin ekip otosuna." diyerek beni de alıp bir yerlere götürür herhalde hayat. neyse hepimizin canı sağ olsun.

25 Haziran 2012 Pazartesi

haziranda doğmak da zor be

  küçükken en çok aklıma takılan sorulardan biri de şuydu, "abla olan benim. iyi de o zaman nasıl kardeşimin doğum günü benden önce kutlanır??" gerçekten çok düşündüm. birileri beni fena halde kandırmaya çalışıyor olmalıydı, ortada büyük bir yanlış anlaşılma vardı ve büyüklerden kimse bunu fark etmiyordu!! her şeyi kendi başıma halletmeliydim! onlar farkına varana kadar tüm 28 mayısları kardeşime zindan etmeliydim!! elbet dahice planlarım vardı, çıkardığım kavgalar sayesinde kardeşimin doğum gününe gelen herkes bana da hediye getirirdi... veee ben, herkes "iyi ki doğdun" diye bağırırken "keşke doğmasaydın" diye çığlıklar atardım ki doğum günü lanetimin başlangıcı işte bu zamanlara kadar uzanır dostlar.
  bir ay sonra benim doğum günüm geldiğinde, gelenler "e senacım senin hediyeni de geçen ay vermiştim" derlerdi. çılgınlar gibi hediye paketi açmışlığım falan olamadı hiç. zaman geçtikçe kardeşimin doğum gününün neden benden önce kutlandığını anladım. fakat bu sefer de önüne geçilemez bir sıkıntı vardı karşımda... OKUL.
  şıçtığımın okulunda herkes doğum günü kutlarken ben karne aldıktan sonra annemlerle mum üfler 1-2 hediye alırdım ve yıl boyunca ona buna aldığım doğum günü hediyelerinin karşılığını asla göremedim. karşılıksız vermeyi de o tarihlerde öğrendim demek ki.
  tüm eğitim öğretim hayatım boyunca sadece bir kere anaokulunda doğum günüm kutlandı ve eminim o da erken kutlanmıştır. 24 haziran doğmak için çok sıkıntılı bir tarih bu açıdan bakılınca. sonra dedim artık büyüdük yani evde doğum günü kutlamalar falan artıyor ben de evde kutlayayım... herkesi çağırdım, annem hazırlık yaptı ve SADECE BİLGE GELDİ!! koca pastayı çatalla yedik hepsine inat. oh olsun :( olum gelmeyecekseniz haber verin bari şerefsizler!!!
  yıllar geçti lise zamanlarında artık yazlığa falan gitmediğim için doğum günüm istanbulda kutlanır oldu e bir nebze daha neşeli geçmeye başladı. 18. doğum günümde baya kalabalık olduk mesela (hep akraba falan işte). kız 18 oldu içecekse bizle içsin bi gidip takılalım diyen çılgın da çıkmadı sağ olsunlar.
  neyse azizim ben yavaş yavaş bunları aşmaya başladım derken yine istanbulda bir doğum günü, 19 olacağım, şansa bak aşkı memnunun finalini de 24 hazirana koymuşlar. HAYIR EFENDİM BOK MU VAR?? o günden kalan bir tane bile güzel fotoğraf yok :( kimse makineye bile bakmamış. ben tek başıma pasta keserken tüm gözler televizyonda.
  sen gel yıllarca bu travmaları yaşa sonra üniversitede "lan bu sefer çok çılgın olacak" de, önceki sene yaptığım hatayı yapmayacağım bu sefer geç gidip burada arkadaşlarımla kutlarım diye hayal kur sonra herkesin o gün memlekete gideceği tutsun :((( üstelik sevdiğim adam da hiç umursamamış. bilmesine ramen bir kutlayayım dememiş. moral sıfır, ertesi gün zaten uçak var, ankaraya gidilecek gece erkenden bitmek zorunda... EN SONUNDA BU DA OLDU ağlattınız beni doğum günümde.
  tüm bunların üstünden 12 ay geçti ben hepsini sindirdim her şey çok güzel gidiyor gibi gibi derken bir 24 haziran daha geldi hani artık umursamıyoruz arkadaşlar olarak da doğum günü falan kutlamalar geride kalmış hafiften. ben o kadar umursamıyorum ki 24 haziran gecesine otobüs bileti aldım ankaraya gideceğim. o yolculuk boyunca ben ve çevremdeki 5-6 insan uyuyamadı. sürekli kısık fakat mutluluğunu gizleyemeden " ay canım yaa çok teşekkür ederim. sağ ol. senin deee seninde ayyyyy..." diyen bir ses. bir yandan da "bu saate kadar aramadıysa kesin son anda arayıp süpriz yapacak sevgilim benim yaae" diye geçen bir iç ses. merak etmeyin dostlar lanet bozulmadı bu sene de sevgilim unuttu doğum günümü.
  yani ne bileyim bence doğum günü çok özel bir şey. dünyanın güneşin etrafında dönmesi falan düşünme bunları geç. sen bu dünyaya gözlerini açmışsın düşünmeye, görmeye, sevmeye başlamışsın öğreniyorsun, yaşadığını hissediyorsun, hissettiriyorsun. yani senede bir kere iyi ki varsın diyen insanların olması çok güzel. bunu diyen insanların özel olması daha da güzel. bir 24 haziran gelecek ve lanet bozulacak bence. bence bu kesin olacak yani. çünkü iki senedir doğum günü yazılarımdan kahır keder akıyor. sevgiler...

19 Haziran 2012 Salı

martılara taş atan kız.

 " kimsin diye sordu sadece ve beklediği yanıtı asla alamadı. öyle beceriksizdi ki defter arasında çiçek bile kurutamadı."
  ne karanlık caddeleri uzak şehirlerimizin ne umutsuz bekleyişi yüreğimin, öyle bir martıya falan yüklenemeyecek kadar ağır arzuları anlatacak betimlemeler yapamayacaktı bundan sonra. anlayan insanlar buldum sanacaktım ve her zamanki gibi işin içine kelimeler girdiğinde her şey başa dönecekti. insan kalabalığında yalnızlığını paylaşıp azaltmaya çalışan herkes ümit verecek bize, bir gün uzak şehirler artık uzak sayılamayacak kadar genişler sınırları diye. biz mi dedim affet. ben sadece insanlara seni değil bizi anlatmak istedim.
  belki zamanın nasıl geçtiğiyle ilgili farklı bir algıya kapılırım da bir gün gözlerimi yalnızca mutlu olduğumuz o güne açarım.

sabır pls

  kimse dünyaya bir şey için gelmiyor. kimsenin öyle dünyayı değiştirmek gibi bir görevi de yok spontane gelişiyor hep olaylar. savaşlar, aşklar hepsi can sıkıntısından... canı sıkılan insan saçmalıyor, vay efendim benim ırkım daha iyi, dur accık toprak daha alak falan diyor. daha minimalist takılanlar ay azcık şununla gezeyim durun biraz da bunun yanağından öpeyim diyor. bir de benim gibi öküzler var ki işte can sıkıntısından mutsuzluğun dibine vurup boş boş önündeki kağıtlara bakıyor bazen de işte kağıtlar yetmiyor.
  mutsuzluk bıraksın artık peşimi de bari ders çalışayım :(

  "allah makine, inşaat okuyanlara sabır versin, biz maliyeyi 4yılda zor bitiriyoruz" -anonim

17 Haziran 2012 Pazar

sigara bitmeden biten konuşmalar.

  ağzına kadar kelime dolu olsan da doğru olanları seçmek çok zor. zaten kim kafasının içinde yaptığı o süper ikna edici konuşmaları karşısında o varken de yapabiliyor? bunu yapabilseydim ne üniversite okuyor olurdum ne de şu an bir bilgisayar başında yazı yazıyor olurdum. ben de birçoğunuz gibi kendini özgür sanan ama iki lafı bir araya getiremeyen piçlerdenim dostlar.
  asıl diyeceğim son dal sigaramı onunla konuşurken yakarım diye sakladım. şimdi sigaranın yerini unuttum.

16 Haziran 2012 Cumartesi

her ağladığımda "dün hiç aklıma gelmezdi bu gün ağlayacağım" diyorum.

  ve ertesi gün olduğunda genelde her şey düzelmiş oluyor. ama artık korkmaya başladım ağlamalar arası zamanlar azaldıkça, öyle bir gün gelecek ki ertesi gün de ertesi gün de ağlanacak. ağlanacak şey kalmayacak, tutup ağlayacak ne kaldı ki diye ağlayacağım. küçükken hep benim kadar ağlayan bir çocuk daha olsun diye dua ederdim. o zamanlar da yalnızlıktan kaçıyormuş demek insan. fakat kaçtığın şeyin içinde kendin varsın, tuhaf... üstelik ben anlarını biriktiren insanlardanım. içimdeki çocuğun ölüşünü, ne zaman yaşlandığımı bilirim ama nasıl yüzmeyi öğrendiğimi, ilk sigaramı ve ilk öpüşmemi hatırlamam. yani beni kısa anlar ilgilendirir hani kumbaranın dibinde kalan, kapağı ilk açtığında düşen 5 kuruşlar gibi anlar.
  keşke her ben gidiyorum dediğimde kalkıp gidebilseydim.