flickr.com/photos/belmasebil/

24 Aralık 2012 Pazartesi

özür dilerim.

   daha fazla konuşmana izin veremezdim, uyandım. henüz hayal etmediğim hayal kırıklıkları yaşadım.

   parçaları topladım, yatağın altından masanın üstünden ve pencerenin önünden. büyüyünce görünmez olacağıma yemin ettiğimi hatırladım ve katlamadan kaldırdığım fazlalıkları yer tutmasın diye yaktım. görünmez olduğumda yaşayacağım yalnızlığı hayal ettim. bir kez daha kırıldı hayallerim. çalıntı hayatların bir parçası olmamak için yaptığım tüm anlaşmaları fes ettim ve limana geri döndüm. kimse uyanmadan adaların bir tarafını karaya geri bağladım. çıkarmadığım çoraplarımı geri giydim. televizyon kumandasının pillerini çıkardım ve tüm kelimeleri ağzıma geri tıktım.
   hepsi için özür dilerim, benim kim olduğumu bilmiyorsun ama ben yine de özür dilerim. tüm bunlar olana kadar yaptığım ve yapmadığım her şey için. hak etmedin biliyorum. kumandanın pillerinin takılı olmasını, kırılan hayalleri ve çalıntı hayatları hak etmedin. iyi bir hayatı ve akıllı insanları bekledin, beklemekten yorulduğunda her şey için ne kadar geç olduğunu düşündün belki de. bunları söyleyecek kişi ben değilim evet ama sabredemedim. dünyanın en sabırsız insanıyım, tabi sen bilmiyorsun bunu.
   dün gece ve bu sabah yağmur yağdı. yağmurlu havalar -bilir misin bilmem- ne olursa olsun ruhuma iyi geliyor. bak işte böyle cümleler kurduğum bir yazıya dönüştü bu. bu noktadan sonra ruh nedir diye sormuyor musun sen de? veya ruhu oluşturan şey nedir diye. (bundan sonra bir şarkıya ihtiyacımız var http://www.youtube.com/watch?v=g132K0bIcGg)
   buraya daha önce çok geldim dediğim bir yer var ruhumun içinde. bulmak için hala haritaya bakmam gerekiyor çünkü daha önce hiç yalnız gitmedim oraya. güvendiğiniz biri sizi bir yere götürüyorsa yollara dikkat etmezsiniz, yolculuk ediyor olmak yeterlidir. üstelik güvendiğiniz biriyle yolculuk ediyorsanız hissettiğiniz şeyin ne olduğundan emin olana kadar varmış oluyorsunuz. orayı haritada işaretlediğime de eminim aslında ama yine de yalnız gitmeye korkuyor insan.
   sonra yine yağmur bitiyor yine güneş vuruyor yüzüne ve uzun bir yoldan yeni gelmiş gibi buruk oluyor için, o tanıdık koku geliyor yine. yorulmana gerek yok. inan yorulmaya hiç gerek yok.

15 Aralık 2012 Cumartesi

durum komedisi

   sayamayacağım kadar uzun ve derin bir zaman geçmiş olmalı üstünden ki seni doğduğum günden beri tanıyormuşum gibi geliyor. bu yüzden ne kadar hızlı kaçsam da kurtulamıyorum. kurtulmak istediğimden o kadar eminim ki neler yapıyorum neler geçiyor aklımdan bir bilsen. rüya gibi karar veremeyeceğim şeyler değil bunlar. daha çok kendi ellerimle koyduğum hayat sansürleri. sansürler öyle can yakıcı yerlerde oluyor ki, endişeler kendini besliyor, git gide büyüyor ve sonra senin tek bir lafın beni yine en başa götürüyor.

   beni çok iyi tanıdığını düşünüyorsun mesela. benimle bir ömür geçer sanıyorsun, günlerce hiç durmadan konuşabiliyoruz sen de biliyorsun. hatta çok gülüyoruz bazen. hala çok gülüyoruz ama beraberken değil. beraberken susuyoruz artık. bitti söylenecek her şey çünkü.

   bizden kalan her şeyi de geçiştirdik, işte hayat geçmiyor geçiştiriliyor bazen.

8 Aralık 2012 Cumartesi

"işte bu nedenle yalnızlığı tercih ederim, yani herkesin kullandığı sudan içmemek için. çoğunluğun arkasındayken çoğunluk gibi yaşıyorum ve gerçekten düşündüğüm gibi düşünmüyorum; bir süre sonra, insanların sanki beni kendimden uzaklaştırmayı, ruhumu çalmayı istediklerini düşünmeye başlıyorum."
-nietzsche

4 Aralık 2012 Salı

baş ağrısı

   gözlerim yanıyor. bazen insan aklından geçenleri ne kadar yapmak istese de yapamıyor, imla kurallarına uymak gibi bir şey bu. kimi zaman hep siyah giymek istersin ya, hani eminim senin de aklından geçmiştir işte onun gibi, ekmeğe zam gelmesi ama gramajının artması gibi, kum yığınından bir kum tanesi eksilse de kum yığınının kum yığını olmaya devam etmesi gibi, anaerkil yunus sürüleri gibi, sigara paketlerinin fotoğraflı yüzünü görmek istememem gibi. çok mu anlamsız geldi sana bunlar? önemli değil. çünkü bazı sabahlar uyandığımda nerede olduğumu hatırlamam biraz zaman alıyor. zaten demişlerdi bunu bana ama ben söylenenlere inanmam, kafamın içindekiler daha gerçek geliyor.
   bazen gözlerimin yanma sebebi görmek istememeleri oluyor, çünkü bazen yaşanmayan şeyleri gördüğüme yemin edebilecek kadar başka evrenleri paylaşıyoruz gözlerimle. ve bazen herhangi bir sistemde herhangi bir değeri olmayan bir ağırlık çöküyor kalbime ki bunu anlatmak için yeni bir matematik sistemi kurmak lazım. kuramaz mıyım? kesin kurarım...
   en son görüştüğümüzde insanlar o kadar gereksiz geldi ki bana inan kendimden utandım, ben böyle şeyleri bu kadar büyütmezdim. peki hiç üç sayısı üzerine düşündünüz mü? veya ne kadar az kitap okuduğunuz üzerine? nedir bu şimdi ağlatacak mısınız beni? üstelik iyi bir insan olduğuma inancım kalmadı. sabahları uyandığımda nerede olduğumu bildiğim zamanlar da kim olduğumu düşünürüm bir süre. sonra bütün gün, sonra bütün yaz sonra bütün kış ve bir hayat böyle geçecek. yine de bir takım hayallerin gerçek olması için bir takım insanların yoo bir insanın gerçek olması lazım.
   gerçek dediğimiz şeyi kendi kafamızdan geçirip kendi gerçeğimiz yapmıyor muyuz? benim gerçeğim senin gerçeğinle ne kadar örtüşür ki?

18 Kasım 2012 Pazar

there is a light that never goes out

   birkaç ay önce sighthill'deki bir partiden wester halies'deki başka bir partiye yürürken nicola onunla konuşmaya başlamıştı. gruptan ayrılıp güzel güzel sohbet ediyorlardı. nicola konuşmaya gayet istekli görünüyordu. hatta spud'ın ağzından çıkan her sözcüğü can kulağıyla dinliyordu. spud partinin verildiği yere hiçbir zaman varmamayı, sonsuza dek nicola'yla yürüyüp sohbet etmeyi dilemişti. sonra altgeçite girmişlerdi ve spud kolunu nicola'nın omzuna atması gerektiğini düşünmüştü. smiths'in o çok sevdiği 'hiç sönmeyen bir ışık var*' şarkısından bir bölüm gelmişti aklına:
   ve karanlık altgeçitte
   tanrım, diye düşündüm, işte beklediğim fırsat
   ama tuhaf bir korku sardı beni
   ve soramadım işte
   morrissey'in hüzünlü sesi duygularını özetliyordu. kolunu nichola'nın omzuna atmadı, ondan sonra da onunla konuşmaya eskisi kadar hevesli olmadı. onun yerine rents ve matty'yle yatak odasına çekilip iğne çakmış, nichola'yla işi pişirip pişirmeyeceğini düşünmenin gerginliğinden arınmış olarak özgürlüğün tadını çıkarttı.

*http://www.youtube.com/watch?v=INgXzChwipY


trainspotting sayfa273



.

16 Kasım 2012 Cuma

teşekkürler lütfen

   iki şey çok kolay, biri yalan söylemek ikincisi inanmak. inanmak konusunda hiç sorun yaşamıyorum ama sınavdaki en kolay soruyu yapamamak gibi ben de yalan söyleyemiyorum. ne yalan söyleyeyim sayın okuyucu içim sıkılıyor her nefeste duvarlar biraz daha yaklaşıp uzaklaşıyor, renkler soluyor. sanki hayatı sepya gösteren gözlüklerimi takmışım gibi her yer biraz daha hüzün doluyor, damla damla yağan yağmur ıslatmıyor, rüzgar üşütmüyor, bazen söylenenleri duymuyorum.
   ne kadar çok freud okursam o kadar anlamıyorum, berbat bir yorumlama tarzım var. bana uzaktan bakan birinin hakkımda her şeyi anlaması öyle kolay ki. dudaklarımı kapasam, gözlerimi kaçırsam bile ellerimi tutamıyorum. yazmak da benim güçsüz yanım. kelimeler her şeyi mahvediyor. inan hakkında hiç bir şey bilmiyorum. bilmek de istemiyorum, ne kadar çok şey bilebilirim? daha ne kadar inanmaya devam edeyim?
   ben kendime iyi davranmıyorum sana nasıl iyi olayım? tek bir fobim bile yok. hiç bir şeyden kaçmıyorum, hiçbiri beni yeteri kadar korkutmuyor; modern dünya beni, bizi öyle iyi koruyor ki gerçekten korkmuyoruz bile. gerçekten korkmaya ihtiyacım var. her seferinde yeni bir çıkış yaratmak zorunda mıyım? bir kere de kapalı kalayım bir kere de kendimle yüzleşeyim. müziğimiz olmasın, kalem, kağıt, fotoğraf makinesi, kitap hiç biri olmasın. çünkü seni sadece seni düşünmediğim zamanlar düşünebiliyorum. (bu arada bu da şarkınız http://www.youtube.com/watch?v=pKd06s1LNik)
   yalnızlıkla ilgili söyleyebileceklerimiz kadar yalnızız işte. içinde olduğumuz ve kendimizi ifade edebileceğimiz tek durum yalnızlık. kendi içinde hapsolan insan yine sadece çıkış yolu aramak için kendi içinde geziyor ve bu yolculuğun tamamı gibi sonu da yalnızlık. yani biri tutup bizi silkelese patır kütür yalnızlık dökülür ceplerimizden ve buna rağmen yalnızlığımız hiç eksilmiyor.
   hadi hepimiz birbirimize küçükken çıktığımız ağaçları, kuzenimizle yediğimiz haltları, babamızdan işittiğimiz azarları, aslında ilk tercih olarak makine mühendisliği yazacak olmamızı, en sevdiğimiz çizgi filmi anlatalım ve buna iletişim diyelim. kusura bakmayın ama hiç iletişemiyoruz. hemde hiç. buna rağmen ömrümüz yettiğince birbirimize kendimizi anlatıp kendimiz dinleyeceğiz.
   doğduğumuzdan beri sahip olduğumuz tek hak ölmek.


he looks like the real thing. 
he tastes like the real thing, 
my fake plastic love.


12 Kasım 2012 Pazartesi

konuşmamalıyız

   çok çeşit insan var ve beni çok yoruyorlar bu yüzden çok nadiren başkasının yerinde olup dünyaya o nasıl bakıyor diye merak ediyorum. ama kimi zaman öyle çok merak ediyorum ki facebook da başkasının gözünden gör fasafisosunu kullanıyorum. neden orada başkasının gözünden gör... yazıyor diye de merak etmiyor değilim. üç nokta neden var? herkes orayı başka tamamlıyor demek. başkasının gözünden gör ve ne kadar adi bir pislik olduğunu anla, başkasının gözünden gör ve nasıl sefil bir hayatın olduğunu anla, başkasının gözünden gör ve ne kadar sevildiğini anla...
   buralar ne kadar yalansa başkasının gözünden kendini de o kadar yalan görüyorsun. sanırım ben başkasının gözünden de kıvırcık görünüyorum o kadar. bakın bunlar hep sınav kafası. yani kafam öyle boş ki... http://www.youtube.com/watch?v=fyomdpX4cK4

   ikidir tanımak, tanışmakla ilgili yazıyorum bu da üç olsun; tanışmaya değil konuşmaya çalışsak? hem belki daha güzel vakit geçiririz. ayrıca son sosyalleşme denememden de başarısız ayrıldığıma göre eski köşelerimden birine çekilip bir iki kitap daha bitiririm belki. zaten gözlerimiz bu kadar kapalıyken en fazla kitapları görebiliyoruz, çünkü gizli gizli en sevdiğimiz kısımları baştan okuyabiliyoruz. hayatın tam tersine.
   ve göreceklerimiz asla bitmeyeceği için yaşadığımız her an sonsuz olduğu için ve en çok da sonsuzluktan korktuğumuz için yaşanılan andan öyle hızlı kaçıyoruz ki aslında hep gelecekte yaşıyoruz. selam benimle anı paylaşır mısın? hayır mı... pekala.

   ama yere dökülen kırıntılar elbet ayağına yapışacak bu yüzden hiç endişelenmiyorum. bu arada bana öyle bir durum söyleyin ki bir beatles şarkısıyla anlatılamasın. bence de yok. bir de hangi ülkenin nerede olduğunu bilmeden, önünde hangi iklimin olduğunu bilmeden yolculuk yapmak güzel olurdu bak bu şimdi aklıma geldi. biraz daha akışkanlar mekaniği çalışmamak için şimdilik bu kadar serbest çağrışabildim sayın okuyucu.


9 Kasım 2012 Cuma

hani hızlı yaşayıp genç ölecektik?

   işte o dediğin hiç olmayacak, önce birbirimizi tanımalıyız değil mi?  sonra daha kırlarda koşup sarılmalıyız ama kimse terleyeceğimizi hesaba katmıyor. tanışmalar zaten yeteri kadar saçma günümüz dünyasında. gelecekte daha da saçma olacak, çok geçmeden tanışalım.

   çok mu geç?

6 Kasım 2012 Salı

birinci tekil şahsa yazdım ben bunu

   düşünüyoruz o halde varisek dünya nüfusu 5milyon kadar olmalı. düşünmüyoruz o halde yokisek, koyun nüfusu oldukça fazla olmalı (8 milyar falan) yani var olmayı düşünmeye bağladığımız sürece ben yoktan var ediyorum demektir. tanrı da yoktan var ediyorsa tanrı da var. tanrı varsa insanları yaratırken hiç düşünmemiş olmalı. düşünmemişse o halde yoktur. tanrı yoksa ve ben varsam yoktan var olabiliyordur. ben de düşünerek yoktan var ettiğime göre ben kesin varım. seni düşündüğüme göre sen de varsın. sen beni düşünmediğine göre ben yok muyum?
   tüm bunlar bir yana asıl söylemek istediğim, bir şeyden hoşlanmadığın zaman gözlerini hafifçe kısıyorsun ya işte tam gözlerinin kenarında oluşan minik kırışıklıklardan öpebilirim. öpebilir miyim?
   hani insan hasta olduğu zaman yaptığı her kötü şeye pişman olur; bir daha sigara içmeyeceğim, hep çorap giyeceğim der ya. bende tam tersi. mutlu olduğum zaman bunu hak edecek ne yaptım bir daha yapmayacağım derim. yok yok ben mutluluğu hak etmiyorum çünkü bu konuda gerçekten çok beceriksizim. hem mutlu olmak konusunda beceriksizim hem de mutluluğu sürdürmek konusunda.
   varsayalım sonsuz mutluluk mümkün. ben sıkılırım. sonsuza kadar mutlu olmak ne saçma şey. kimse beni sonsuz mutlulukla kandıramaz, sen dahil. zaten kavga etmeyeceksek senden nefret edip yeniden sevmeyeceksem son derece anlamsız olur. bizi kandırmalarına izin vermeyelim.
   dünyadaki tüm insanları tanısam sevdiğim insan sayısı 5den 3e inerdi. hangi iki kişiden vazgeçerdim onu tam bilmiyorum. geçen gün koşulsuz sevmekten söz ediyordu bilge. ben kimseyi koşulsuz sevmemişim, öleyim ben. aslında seni koşulsuz severdim ama deli çıktın. bu durumda delilik benim koşulum. ne hızlı yaşıyoruz ne genç ölüyoruz. aramızda anlaşıp genç ölsek emeklilik yaşı da düşer.
   nurbahar, karmanın olmadığını bilimsel olarak açıklayacaktı ama bi türlü denk gelemedik. ben de 16 yaşımdan beri karmaya inanıp tüm karma pointlerimi bedava yaşamak ve radyoda istediğim şarkıyı çaldırmaya harcayan bi insan olarak karmanın olmadığını kendi kendime kanıtlayayım dedim. bi kere karma varsa senin belanı çoktan vermeliydi çünkü sonsuz mutlulukla adam kandırıyorsun. ayrıca karma varsa benim de belamı çoktan vermeliydi çünkü sonsuz mutluluğa kanıyorum. evet kanıyorum. bir de çoraplara inanmıyorum ve çamaşır makinesinden eşi çıkmayan çorapla ciddi düşünüyorum.

2 Kasım 2012 Cuma

vegas baby!!

   mutsuzluktan her şeyi yapacağım dönemlere değil de son derece mutlu olduğum zamanlarda olur bunlar hep. çünkü zamanı geldiğinde mutsuzluktan öleyim ben. bu aralar insanlarla normal arkadaşlarımla konuştuğum gibi konuşabiliyorum. aman bozulmasın. bir önceki yazıyı da okuduysan sayın okuyucu bana gezmek olsun da gerisinin hiç önemli olmadığını anlamışsındır.
   şimdi ben tam ders çalışmaya karar verdim, gidip not fotokopisi çektirmeye falan çalışıyorum yine de olmuyo! şu bölümde bir kere de planlı ders çalışayım da insan gibi ders geçeyim. gerçi özel güçlerim sayesinde hiç ders bırakmıyorum (bu özel güçlerin kaynağı nedir nereden gelmiştir neden ben falan hiç bilmiyoruz.)
   şimdi sizlere ders çalışmak için not fotokopisi çektirmeye diye yola çıkıp yurt dışına gitme hikayemi anlatayım. benim bu türkiye çapında ünlü arkadaşım ebrunun defterinden fotokopi çektirirken o da kenarda beni bekliyordu. sonra dedi  ki; sena, arkadaşlar kısır yapacakmış oraya gidiyorum ben, gel istersen. ders mi kısır mı ders mi kısır mı?? kısır is the winner!!! neyse biz gittik kısır yapılıyor falan ben de öyle kendi kafamda takılıyorum. evde geyik varmış dışarı atmışlar falan bunları düşünüyorum. sonra kısırın soğanları kavrulurken batuma gidelim dendi. bak ben hiç bir şey demedim, öyle hemen atlamadım da. çünkü hep ben derim bunları sonra olmaz üzülürüm falan ne gerek var? kısır yapıldı, tabaklar hazırlandı falan, ben bir sena klasiği olarak cappuccino yaptım (hazır aldık) sonra baktım insanlar ciddi ciddi gitmekten sözediyor. telefon konuşmaları yapılıyor, işte gideriz şu saatte döneriz okula gideriz falan deniliyor. en son kimlikleri falan kontrol ediyor çanta hazırlıyorduk...
   arabaya bindik. hala gider miyiz bilmiyoruz, kimse ne yaptığımızdan tam olarak emin değil. bi 15 dakika falan gittik, bir arkadaş demez mi benim kimliğim yok. yine bir takım telefon konuşmaları işte ehliyetle girilir mi acaba diye sormalar falan derken öğrendik ki kimliksiz olmuyor bu işler. dedik madem bırakalım arkadaşı ototstopla falan döner geri. ama enerjimiz düştü bizim sonuçta geride adam bırakılmaz. sığar mı lan racona? ehehe yok lan öyle cümleler kurulmadı. dedik madem gel sen sınırda bizi beklersin. işte biz oyunlar oynayarak ne bileyim müzik dinleyerek dayandık sarp sınır kapısına. dedik, alın len bizi. almıyor puştlar! yok be şaka. bu kimlik unutan arkadaş bizi kapıya kadar yolcu etti, dedik sen bekle bizi 3-4 saate geliriz. biz geçtik kapıdan koşarak... duty free. insanlar jack danielslar, absolutelar falan alıyor, ben? peki sena? gittim paşalar gibi yeni rakı aldım. sonra dedik biz bunları bekleyen arkadaşa verelim de elimizde bunlarla gezmeyelim. gittik baya sınırdan poşetleri uzattık arkadaşa o da aldı döndü gitti. bildiğin kaçakçılık yaptık ya la. sonra polis geldi durdurdu dedi siz ne yapıyorsunuz interpol arıyor sizi alkol kaçakçılığından doğru geldiğiniz yere geri dönün. yok öyle bir şey de olmadı. dediler olmaz biz de aldık poşetleri bindik taksiye dedik, çek sheraton'a!
   yazının bundan sonrası artı on sekiz. yok lan bu da şaka. girdik sheraton'ın casinosuna. girerken sena hanım falan diyorlar, böyle ben de ceketin yakalarını falan kaldırdım ki gören 16 yaşımdan beri buralardayım sanar. yani gidip bakarsak sheraton casinosunda kaydım var. tabi biz girdik içeride sanıyoruz kol çekmeli aletlerden falan var. nerdeee her şey dijitale dönmüş. buradan bakabiliriz;  http://www.casinopeace.com/Casino/Default.aspx
   tabi biz hiç bir şey oynayamadan 2 tur attık kızlara baktık sonra bizim fazlasıyla turist olduğumuzu anlayan bir amcadan yardım istedik o da bizi sheraton müdürü cem abiye yönlendirdi. bakın cem abi diyorum öyle samimiyiz yani. cem abi dedi siz çok yanlış zamanda geldiniz gençler bu mevsimde buralar ölü. aman kimseye bulaşmayın kavga etmeyin kendi halinizde takılın dedi. bize bir disco tarif etti oraya gittik. discoyu hiç anlatmıyorum çünkü 2. çalan şarkı kolbastıydı.
   batum sokaklarında gezip azcık dilimiz gelişsin diye insanlarla ingilizce konuşmayı planlayıp hiç insan göremeyince dedik bari gidelim. hiç insan görmedik ama tüm yol boyunca bizi takip eden bir köpecik vardı. ayrıca bir de tırtıl bulduk. sonra yine sheratona gittik bizi oradan takisyle geri sınıra gönderdiler. sınırdan geçerken de bir sürü surat yaptı görevliler bize. sonra yine döndük vatan toprağınaaa. kapıdan bizi uğurlayan arkadaş geri karşıladı bizi. bindik arabaya, bundan sonrasında şoför arkadaş uyumasın diye muhabbet etmekle geçti. gerçi yağmur ormanlarında neden iri cüsseli hayvanların yaşamadığı üzerine düşünüp baya güldük.
   sonra eve girdik, uyuduk, uyandık, okula gittik. yurt dışından daha bu gün döndüğüm için biraz yorgunum sayın okuyucu.

31 Ekim 2012 Çarşamba

Bilim uzun ve çetin bir yoldur çocuklar

"Bilim uzun ve çetin bir yoldur çocuklar. Bilimi yarı yolda bırakmayın, olur mu çocuklar? Oppenheimer gibi hissediyorsanız, bırakın yüksek binaları başkası yapsın, büyük barajlarda başkası çalışsın. Bazılarına çok uzaklardan bile görünen yüksek yapılar kurmak çekici gelecektir. Bırakınız bu işleri öyleleri yapsın. Bazıları da insanları çalıştırmak, büyük teşebbüsleri idare etmek ihtirası ile yanar

ak kuvvetli olmak isteyeceklerdir. Bırakınız parayla da onlar uğraşsın. Sizin kuvvetli olmak gibi bir derdiniz yoksa, siz de Leonardo Da Vinci gibi 'Kuvvet nedir?' diye merak ediyorsanız buyrun sizleri Mekanik kürsüsüne beklerim. Çünkü bazılarına göre 'Kuvvet' para ile organizasyonun çarpımına eşittir; bize göre de kuvvet ivme ve kütleyi ilgilendiren bir büyüklüktür. Bu iki formülü birbiriyle karıştırmayın olur mu çocuklar? Kürsü ile ticarethaneyi birbirine karıştırmayın olur mu çocuklar?"


Prof. Dr. Mustafa İnan


18 Ekim 2012 Perşembe

şimdi bırak

hissettiklerimi yazarak anlatamıyorum
bu yüzden bu blog çok anlamsızdır
tıpkı samimiyetsiz kelimesi gibi
zaten bu ilk kez olmuyor
aklıma gelmişken;
içimden bir adam tuttum, bıraktığımda çok değişmişti.



30 Eylül 2012 Pazar

anılar hayallerin bi kulağının arkasını bırakır.

   çok şey değişmedi. işin aslı buralara gelip daha çok yazmak istiyorum üstümden yük kalkıyor. geride bıraktığım zamanı kaydediyormuşum gibi hissediyorum. bu aralar en çok yaşlanmaktan korkuyorum. yine.
   dolmuş camından dışarıdaki orta yaşlı, saçları beyazlamış amcaya biraz baktım gençliğini hayal ettim. edemedim. 25 yıl sonra benim de gençliğimi hayal edemeyecekler. şu an alaskada saat 13:00
   eylülün başından beri yazmıyorum. ama demiştim eylül ayını kişiselleştirmeyeceğim. fakat hayallerimin çalınmış olması konusunu atlayamam.
   bir şeyi hayal ettiğimizde onların kaydolup bir şekilde yaşanıyor olması gibi bir şey söz konusu olabilir mi mesela. kendi başımıza gelmez ama başkası yaşıyor olabilir mi? ciddi anlamda ufak hayaller biriktirmeye başladım artık. ve bir daha asla "du bakayım şöyle yapsam ne olacak" demeyeceğim. çünkü ne olacağını bildiğim şeyler üzerinde daha fazla zaman kaybedip tüketemeyeceğim bi hayat var elimde. artık sonunu kestiremediğim işlere girişeyim de kendimle çelişeyim, kendimi tanıyayım.
  bir süredir de kendimce "olmazsa olmaz" listesi yapıyorum. gerçekten çok boşluktayım. ama boşluğun huzurunu size anlatamam. ve tüm bu saçmalıklar olurken her moralim bozulduğunda yeniden hayatın güzel olduğuna dair öyle şüphesiz anlar yaşadım ki hiç buralara gelip afilli cümleler bile kuramayacağım. ne alaka?
   bu gün hayallerimin çalınmış olduğunu gördüm. sonra yeni boyadığım odamın yeni taktığım perdesini açıp eski penceremin önüne geçtiğimde daha önce orada olmayan bir yıldız gördüm. herhangi bir yıldızı görebiliyorsam, orada bir yıldız varsa ve o yıldızla aramda bir mesafe varsa, o mesafeye ömrüm yetmiyorsa ve şu dünyadaki tüm insanlar el ele tutuşsak (elini tuttuğun iki insandan birinin ben olma ihtimali öylesine düşük ki) bile o yıldıza ulaşamıyorsak eminim çalınması imkansız yeni hayaller kurabilirim. çünkü eminim ki bir yıldıza bakıp düşüneceğin son şey içinde benim olduğum bir anı. ve benim de bir yıldıza bakıp kuracağım son hayalin içinde sen varsın. ama anılarımı geri verirsen tüm hayallerimi çalmana izin vereceğim. yani kusura bakmayın ama anılar hayallerin bi kulağının arkasını bırakır.
   okul açıldı.

2 Eylül 2012 Pazar

"makes us stronger"

   günaydın canlar. bu gün hiç uyumayan bir insana göre oldukça neşeliyim. birincisi, uyumayıp da beşik sallamadım! daha çok oturup doctor who izledim. ikincisi, bu gün beynimden sanki dersin bir tıpa bir şişe mantarı çıktı gitti. sonra facebooku açında şunu gördüm;


   ne güzel zamanlar bunlar.

   her şeyden önce bu gün çok güzel bir şey oldu. hayatın kötü veya bir miktar kahırlı giden dönemlerinden sonra kimisine zamanla ve benim gibi kimilerine de laaps diye gelen "ne malmışım" algısı bir kez daha yüreğimi aydınlattı. bir kez daha diyorum çünkü bilirsiniz bir çok şeyden sonra deriz bu "ne malmışım" lafını. ama öyle pişmanlık taşıyanlardan değil bu, dediğim gibi yüreği aydınlatanlardan.

   ne fark ettim, ben buraya her şeyi çok üstü kapalı yazıyorum lan. herkes ne olduğunu yüzde seksen doğru ihtimalle tahmin ediyor, ben de tahmin edilesi yazıyorum AMA NEDEN AÇIK AÇIK YAZMIYORUM? biraz düşüneceğim bu konu üzerinde. hadi beraber düşünelim. şimdiii mesela kimselerin bilmesinden çekindiğim ama yazmazsam da tam olarak yüzleşemediğim düşüncelerimi anlığıma yazıyorum. (amk anlık lafını geçen saçma sapan insanların kullandığını gördüm*. ne anlıyorsunuz yani ne kadar anı yazdığınıza inanıyorsunuz da ona anlık diyorsunuz be dal... neyse. bence onlar günlük yada anı defteri falan tutsunlar beni sinirlendirmesinler.) biz devam edelim sayın okuyucu, nerede kalmıştık heh işte onları anlığa yazıyorum. anlık duygu ve durumlar oluyor, yüzleşip sonra bir daha okunmamak üzere başka bir sayfaya geçiyorum. burası daha çok günlük gibi. blog bu tabi günlük gibi olacak. günlük diyorum ama günü gününe başıma gelenleri mi yazıyorum? yoo hiç de bile. e ne bok yiyorum ben burada??? bakalııım, daha çok üzgünken böyle sırf birileri okur da azcık üzüntümü paylaşır diye yazıyorum. (ama kendimi ne kadar ifade ettiğimi bilmiyorum. o yüzden üzüntülü yazıları mesela komik sanıp gülenler oluyordur belki. olsun.) bir de ımm sanırım başka pek bir şey yazmıyorum. peki neden mutlu şeyleri yazmıyorum? benim mutlu anlarım olmuyor mu? benim başıma iyi şeyler gelmiyor mu? TABİ OLUYOR. bakın mesela şimdi mutluyum da yazıyorum. öff hiç bir şey anlamadım. neyse ben sizi seviyorum da ondan yazıyorum diyelim olsun bitsin çünkü başka mantıklı açıklamalar getiremiyorum sayın okuyucu.
   *evet duymadım gördüm.

   bu gereksiz paragraf dikkatinizi dağıtmasın. yürek aydınlatan "ne malmışım"lardan dem vuruyorduk. bu ışıklı mışıklı şeylerin en önemli özelliği kimi insana pişmanlık kimi insana da anti-pişmalık vermesidir. öncelikle benim içinde bulunmadığım pişmanlık veren "ne malmışım"lardan konuşalım. aslında benim gibi olanlar genelde her iki türlüsünü de bilir. bu yüzden şimdi her ikisi için de ahkam keseceğim dikkat!!
   yaptıklarımızdan pişman olma sebebimiz bana kalırsa onların bizim için o zamanlar en iyisi olduğu konusunda kendimizi yeteri kadar ikna edememiş olmamızdır. ne o zaman tam anı yaşamışızdır ne de şimdi bırakmıyordur pişmanlığın terli elleri yakamızı ki anı yaşayalım. bu yüzden hem pişmanlıkla hemde pişmanlığın terli elleriyle uğraşırız. buradaki pişmanlığın terli elleri lafı çok yerindedir aslında. bakın açıklayayım; insan mutlu anlarını düşünerek nereye kadar mutlu yaşayabilir? yenisine ihtiyaç duyar, yine mutlu bir şeyler yaşamak ister. yani mutluluğun öyle sizi sıkı sıkı kavrayacak elleri falan yoktur. ama pişmanlık öyle midir? o ne arsız ne pis bi duygudur ki siz ona sırt çevirseniz de ellerinden kurtulana kadar ondan kurtulamazsınız.işte "ne malmışım" derken pişman olanlar aslında o ellerden kurtulamayanlardır benim fikrimce.
   bir de anti-pişmanlık hisseden, "ohh be iyi ki yapmışım, denemeden nereden bilecektim" diyenler var ki biz daha çok şöyle yaparız; pişman olacağımızı hissettiğimizde onu alıp bilincimizin diplerine sokuşturmayız. alıp ona sarılıp bi öper hal hatır sorarız ona. "sen de benim bi parçamsın demek, ne alem insanım be ya" falan deriz kendi kendimize. sonra ne yapmak istiyorsak onu yaparız ve bu şekilde pişman olma ihtimalimizi olmama ihtimalimizle eşit kılarız.
   YANİ BUNLAR ASLINDA HEP MATEMATİK! kimileri pişman olma ihtimalini kafasında küçültüp sonradan yanılınca çok üzülür, kimileri de ihtimalleri eşit tutar, böylece kendini pişmanlığa hazırlar ve umursamaz.
   genel olarak; başıma ne gelebileceğini düşünür, üzülme payımı hesaplar ve ölümcül seviyenin altındaysa "the thing that which doesn't kill us , makes us stronger" diyerek olaya dalarım ben sayın okuyucu.

   şimdi benim burada sanki bu işler formüle edilebilir gibi konuştuğuma bakma sen. çünkü insanoğlunun profesyonelleşemediği tek konu duygulardır. bu yüzden seviyoruz işleri çözmüş gibi davranmayı. ama benim yöntemim baya işe yarıyor. yalnız mantıklı düşündüğünüzde yapmayacağınız şeyler yaptırıyor, fakat çok çılgın olduğu için baya eğleniyorsunuz. ama en sonunda "aman benim canım sağ olsun" demeyi unutmayın çünkü işler can sağlığı üzerine işliyor. öldürmeyen şey güçlendiriyor.


   bunlar hep kelime. çok inanmamak lazım, düşünsenize yalan da bir kelime nietzsche de bir kelime.

1 Eylül 2012 Cumartesi

blood sugar sex magic


   şimdi cancağazlarım tam bir hafta sonra şu dünyadan yapmadan göçüp gitmeyeceğim bir şey yapacağım. bu yüzden hazırlıkları hızlandırıp çalışmalara devam ediyoruz!

   2005den beri bekliyorum şimdi 1hafta daha bekleyeceğim. neden mi? NEDEN Mİ?


   şu gördüğünüz gençliğinde sikine çorap takıp gezen adamlar var ya. ah ulan hala inanamıyorum yani aynı gezegende yaşıyor olmaktan mutluluk duyduğum adamlarla aynı şehri paylaşmayı bırak aynı koordinatlarda olacağız lan. hani onu bunu bırak bir de bunlar şarkı falan söyleyeceklermiş de biz dinleyecekmişiz!! bak sen!! olur mu lan öyle şey, inanır mıyım ben buna!! hay gözünü sevdiğimin dünyası, hala müzik yaptığı yıllarda yaşadığım tek sevdiğim grup lan rhcp... ey gidi günler.

  şimdi cancağazlarım size bir liste yaptım. bu liste için çok da uğraşmadım. adı geçen grubumuzun internet sitesine girdim, konserlerde çalacakları şarkıları yazdıkları kağıtların fotoğraflarına bakıp istanbulda çalacakları muhtemel şarkıları çıkardım. haa bunu fotoğraflara bakmadan da yapardım çünkü zaten ne söyleyecekler sanki be??

   işte o liste!!!

 by the way 
 californication 
 around the world
 charlie
 otherside
 hard to concentrate
 universally speaking
 higher ground
 under the bridge
 dani california
 cant stop
 give it away
 throw away
 right on time
 she's only 18
 parallel universe
 dont forget me
   give it away ile bitecek büyük ihtimalle ve by the way ile de başlaması muhtemel konserimizin. haa derseniz ki nerde lan yeni albüm. ben daha yeni albüme çalışmadım. kesin çalışılması gereken 7 şarkı var. ki onları da tahmin etmek zor değil.

look around
monarchy of roses
ethiopia
factory of faith
the adventures of raindance maggie
goodbye hooray
meet me at the corner

   falan fıstık işte. çalışın bunlara. bir de mesela konserde çalınmama ihtimali yüksek ama canlı dinlenmediği için üzülünecek şarkılar var;

zephyr song
soul to squeeze
tell me baby
hump de bump
blood sugar sex magic
desecration smile
fortune faded
scar tissue
...

   mesela scar tissue john frusciante yok diye olmayacak bence. zaten john frusciante yok diye bir sürü şey olmayacak, başta john frusciante olmayacak.

   gelecekleri kesin değilken söylenen 13 eylül tarihi turlarına uyuyor mu uymuyor mu araştırmaları yaparken sitelerinden onlarca kere baktığım haritada istanbulun üstünde güzel kırmızı bir angels asshole görmek ne mutluluk verici.
   buyurun şöyle göstereyim size assholeumuzu;



   size saçma gelebilir ama konserde ne giysem lan diye düşünmedim değil. e bir rhcp tişörtü giymek de akıllardan geçmedi değil. gelin görün ki tüm rhcp tişörtlerimi vermişim. bakın "ler" diyorum çünkü kızılayda tişört üstüne baskı yapan yeri keşfettiğimizden beri bastırmadığımız albüm kapağı, fotoğraf kalmadı lan. kendi rhcp tişörtlerimizi tasarlamıştık be!

   ben hatta duvarıma falan çizmiştim bu meleğin göt deliğini hatta ahanda bakın;



   şimdi böyle elimde biletim konsere gideceğimi o zamanlar nerde...HASİKTİR BİLETİM NERDE tamam sakinim buldum. hala trabzonda duvarda asılı duruyor sandım bir an.

   bakın bu da biletim oluyor;




   şimdi diyebilirsiniz ki o kadar seviyorsun da neden bileti 1. kategoriden aldın? bunun iki cevabı var;
   1. frusciante yok. ne bileyim yeni elemanı yeteri kadar sevmiyorum. bi frusciante değil elbette.
   2. herkes 1. kategoriden bilet aldı ben tek başıma mı gitseydim 450 liralık yere???

   gelelim konserden önce, konser sırasında ve sonrasında neler olacak. inanın HİÇ BİR FİKRİM YOK. ama yardımcı olması açısından genç bir arkadaşımızın konser sırasında çekilmiş bazı fotoğraflarını paylaşayım sizinle;



   yani bu arkadaşı yadırgayacak halim yok sonuçta ben ne halde olurum kim bilir? sanırım bir angels asshole dövmesi yaptıracağım giderken. yani geçici. çünkü kalıcı dövme olarak bir camel yaptıracağım ilk. onu yaptırdıktan sonra esol mesol yaptırırız artık bilemiyorum. bir de saçlarım hala mavi olsaydı da bu konsere öyle gitseydim keşke. yani en son kuaföre gidip saçlarımı yaktırana kadar hiç aklıma gelmedi, bu konsere mavi saçla gidilirdi be!
    bu adamlar çoluğa çocuğa karışmış insanlar. artık öyle çorap falan takıp çıkmıyorlar sahneye. hatta kendi uçaklarıyla ailecek gezip konser veren insanlar oldular. ama yine de flea sahnede kafası kopacakmış gibi hareketler yapmaya devam ediyor, anthony kadife sesiyle şarkı söyleyip tanımlamaya çalışmadığımız hareketler yapıyor, chad sanırım hala aynı kıyafetleri giyiyor. her şey hala güzel lan.

31 Ağustos 2012 Cuma

kısa

   çok çılgın şeyler geliyor aklıma ama kullanma süreleri çok kısa. yaklaşık 1 gün içinde unutuyorum hepsini. neyse ki bilge, "sen balık değilsin ki sena" demiş ve beni rahatlatmıştır. yoksa balık mıyım acaba diye yeni bir çılgın fikir üretecek sonra 1 gün içinde unutacaktım. oha belkide üretmişimdir ve unutmuşumdur nereden bileceğiz ki?
   neyse taaa ki ne zamanlar size de bildirdiğim gibi hikaye yazmaya başladım ama yeteri kadar sikimsonik oldukları için kendime saklıyorum onları. zaten bir tanesini bitirmedim çünkü öylesine sikimsonik bir hikayenin sonunda ne olabilir ki be diyerek yazara bok attım, sonra kendimin yazdığı aklıma geldi. bunlar kendi içinde çok üzücü olaylar elbet. bu yüzden geçelim bunları.
   geçen nisan ayında hafta sonları "yeni başlayan biri için çok iyi" gibi umurumda olmayan övgüler aldığım, "gideyim de güzel sanatlara hazırlanan hırslı sanatçı adaylarını azcık daha gereyim" diye gidip geldiğim resim atölyesine önümüzdeki aylarda giderek dünyadaki gerilime gerilim katacağım. evet şu aralar en büyük hayalim  "şu mavi saçlı olan hangi bölümü istiyormuş?" sorularını soranlara onların istediği bölümü söyleyerek yanıt veren insanlarla dolu atölyeye gidip bu sefer de; "şu kısa saçlı olan hangi bölümü istiyormuş?" diye sordurmak. ilk ve şimdilik son katıldığım desen çalışmasında kağıdımı önümden alıp "bu hayatında çizdiği ilk desen ve bu kız inşaat mühendisliği okuyor!" diyerek ibret saçan sevgili veysel hocamla beraber ufaktan resimler çizip sohbet edeceğim diğerleri gerilirken. ne kadar kötüyüm değil mi? kötü mötü değilim be! orda herkes çok gergin beni de geriyorlar. sürekli gelip ne çizdiğime bakıyorlar çaktırmadan :( ne çok germişler beni görüyor musunuz oysa ki üç günlük dünya. çizdiğim ilk portre cemal süreya portresi ama onun fotoğrafını çekmemişim. bir de poğaça suratlı bir che çizdim sonra da en iyisi 1 mayıs için pankart boyamak diye düşünüp gidip içi boş harflerin içini boyadım usulca. bakın burada da annemi çizdim;



   bu çizdiğim 3. portre. aslında bunları fotoğraflara bakarak çiziyor olmam onları bir miktar da naturmört yapar mı? her neyse resimde neye ne denir çok bilmem.
   bir de şey var ben küçükken babam beni kanun kursuna göndermişti. asdfasd yani hani müzik aleti olan. yani şöyle bir alet; "Türk sanat müziğinde kullanılan profesyonel kanun 26 perdeli olup her perdeye üçer tane tel takıldığı hesaplanırsa toplam 78 tellidir." 78 tel lan. 78 telli müzik aleti çalan bir insandım bir zamanlar. üniversiteye geçince bıraktım. oysa şimdilerde o zamanlara göre daha çok tsm dinliyor ve kanun seviyorum ama zavallı mis kokulu kanunum kutusunda tozlanmakla meşgul. işte bu da müzik kariyerimin sonu. ŞİMDİLİK.
   üniversiteye geçince boş oturmayayım diye fotoğraf çekmeye başladım. neyse ki yıllardır elime dijital makine almışlığım yok. yaşasın analog fotoğrafların güzelim renkleri, yaşasın deklanşöre basınca çıkan dünya güzeli perde sesi! herkes fotoğrafçı olduğu için bu konuda çok da övünmüyorum. ben sadece ilerde torunlarımın imrenerek bakacağı kendinden yapışkanlı büyük güzel albümler oluşturarak sikimsonik hayatıma daha da sikimsoniklik katmak istiyorum.
   bir yandan da iflah olmaz bir şekilde dağlara çıkmak, hatta uzaklarda bir yerde kimsesiz bir dağda kimsesiz bir insan olarak yaşamak istiyorum. siz kültürünüzden ne derece hoşlanıyorsunuz bilmiyorum ama ben bir karadenizli olarak yaylalara çıkıp kemençe dinlemek istiyorum. yani iskoçyada doğsaydım da gayda dinlerdim dağa çıkıp. ne yapayım içimdeki etniği öldüreyim mi lan? güzel sade bir ev yapsam oralara da sonra perdelerinden nevresimlerine kadar her bir şeylerini ben diksem istiyorum. bu arada can sıkıntısından dikiş dikerim ben. bir de kalbimdeki van gogh sevgisinden geliyor olacak ki evin yatak odasını bedroom in arles tablosundaki gibi döşesem diyorum.
   tut ki dağa çıktım diyelim kendimce fotoğraf çeksem, resim yapsam, müzik yapsam bileeee yeteri kadar iyi yazı yazamıyor olmam beni hep üzecek. işte insan böyle de nankör lan. yani umarım 4 kilometre ötedeki komşum dağlarda yaşamaya karar vermiş bi şair olur.
    hepsi bir yana ben boşuna mühendislik okumuyorum. ha bana kalsa uzay mühendisliği veya fizik okurdum ama yine de fizikli matematikli bölüm okuyorum lan boru mu? çocukken de astronot olmak isterdim. kitaplıktaki yıldız haritalarının, kasetlerin, kitapların haddi hesabı yok. lisedeyken de hiç ders çalışmayıp fizik hocama anlamadığım halde duyduğum tüm fizik teorilerini anlattırırdım. zaten hep bilim insanı olamadım diye boynum bükük yürürüm şu hayat yolunda.
   bide hep çiçek ve balık türlerinin isimlerini ezberlemek isteyip ezberleyememişimdir. bu da bence hiç hoş değil lan. balık yemeye gidince o mevsimde hangi balık var hangisi nasıl pişerse daha lezzetli olur bilmek lazım. bence tabi bunlar hep. buna rağmen mesela şaraba karşı hiç böyle bir şey hissetmem. kötü de olsa içerim iyisi hangisidir bilge ihtiyacı hissetmem. ama gel gör ki kötü rakıya tahammül edemem. rakı su oranını ayarlanmamış olursa masayı dağıtasım gelir gözüm döner lan. yok be şaka o kadar da değil.
   şimdi benim tüm bunları yapmak için öncelikle internet bağlantımı kesmem gerek. sonra oturup bunları niye yazdım diye düşünmem gerek.
   dağa çıkmak yerine ankarada kalmak durumunda olduğum için kötü hissediyorum kendimi. bu yüzden yazdım. çünkü bir sürü şey isteyip hiç birini tam yapamayan bir insanım ben. üstelik ilham aldığım her şey beni bırakıp gidiyor. hatayın en güzel yılları da bitti bitecek. internet bağlantısını kesmeye gelince.. yok yaa daha neler?
   bu da en sevdiğim fotoğraflarımdan biri. kimseden övgü dolu şeyler duymadım bu fotoğraflar için. bu da bu fotoğrafın düşündüğümden iyi olduğunu gösteriyor benim için.

27 Ağustos 2012 Pazartesi

sen balık değilsin ki

ağlama sena ağlama
davranma kuşağına ikide bir
anam avradım olsun
bu kara günlerin sonu gelir

büyük balık küçük balığı yutar demişler
bok yemişler
onu sardalyeler düşünsün
sen balık değilsin ki sena
mek parmak mek parmak daha
sonu selamet


24 Ağustos 2012 Cuma

you so fucking special

  bilgeyle oturmuş romantik akşam yemeğimizi yerken elbette türk sinemasındaki batı etkisi üzerine konuşacak değiliz. 17 yıllık dostluğun getirisi olarak otunu bokunu her ayrıntısıyla birbirine anlatan insanlarız. neden bilmiyoruz, bu nasıl bir tesadüfler zinciridir ki yaşadıklarımızı karşılıklı anlayacak kadar benzer fakat farklı olaylar yaşadık. ki bunun tek iyi yanı aynı şarkılarda ortak duyguları paylaşmaya dönüşüverdi.
  biraz daha kafalar güzelleşmeden ne zamandır yazman gerekenleri yazayım da yükümden kurtulayım diyorum.
  diğer insanları bilmiyorum ama benim şu kısa ömrümde aşk diyebileceğim şey her zaman meyveli şarap gibi oldu. yani ona ne şarap diyebilirsin ne meyve suyu o sadece ahududu şarabı. ne zaman çok sevdiysem aklım başımdan gitti, hep hata yaptım hep üzüldüm ama üzüntüm öyle tatlı öyle içten oldu ki kıyıp da bir kenara atamadım. zaten içimden gelen hangi duyguya kıyabilirim ki... belki çok sevilmedim belki çok da sevmedim ne bileyim ama her seferinde bu sefer akıllı olacağım dedim. unuttuğum şey aşkın aklı baştan çıkarıp çorap içinde sakladığı oldu. unuttum çünkü aklım çoraplarımdaydı.
   zaten karşılık bekleseydim aşk ne kadar dürüst olurdu ki? yani yağmurdan sonraki sabahlar gibi, dışarı çıktığımda sadece ayakkabılarım ıslanmadı, gece dışarı çıkıp bizzat kendim ıslandım yağmura ayıp olmasın diye.


15 Ağustos 2012 Çarşamba

stajda ne öğrendim

   52 katlı bir binanın temeli kaç metre kazılır, temeldeki kazıkların donatıları kaç metrede ne kadar sıklaştırılır, izolasyon nerede nasıl ne için yapılır, depremde binalar ayrı ayrı hareket etsin diye kaç metrede dilatasyon yapılır, nerede kaçlık demir kullanılır, perdede metrekareye kaç çiroz konulur, yürüdüğümüz yolların altında kaç santim beton var, betonda çesan mı var dramix mi var, asfalt yaklaşık kaç santim, zeminde giderlere doğru yüzde kaç eğim var, kaldırım bordürleri kaç santim, küp taşların altında ne kadar kum var (evet kaldırım taşlarının altında kumsal var) ve kaldırım betonuna üstlerindeki o tırtıklı görünüm nasıl veriliyor biliyorum ama...
  olduğun ev sıcak mı, yürüdüğün yollar yağmurlu mu, komşuların sesi sana geliyor mu, bozuk kaldırım taşlarına ayağın takılıyor mu, odanın duvarları çatladı mı, penceren nereye bakıyor bilmiyorum.
   bunca bilgi kafama giriyor ama aklım seni hiç almıyor.

yarım

   fotoğraf albümü yapmak için bilgisayardaki binlerce fotoğrafı bir kez daha karıştırıp bastırmaya değer fotoğrafları ayırmaya çalışıyorum. bu işin en zor yanı anılarla boğuşuyor olmak. çünkü bir şekilde kafamdan silmeyi başardığım her şeyin fotoğraflarını bilgisayardan silmemiş olmam bir miktar üzüntüye sebep oluyor.
   uzun bir staj arasından sonra yeniden klavye kullanarak yazmak biraz tuhaf geldi çünkü yaklaşık 1 aydır bilgisayar kullanmıyordum. staj demişken, ne lanet ne kapitalist ne sömürücü bir sektör bu inşaat sektörü diye uzun bir yazı yazabilirim ama eve iş getirmiyorum.
   fotoğraf albümlerine bakarken git gide güzelleşen arkadaşlarımın yanında git gide nasıl da çirkinleştiğimi görüp hiç de üzülmeyişim önemli olanın iç güzellik olduğunu anladığım anlamına mı geliyor yoksa yeni bir psikolojik savunma yöntemi geliştiren beynim estetik anlayışını mı yitirdi bilmiyorum.
   yazıyla başlık uyumlu olsun diye her şeyden biraz söz edip yarım bırakıyorum.
   aslında çok sıkıldım anlatacak çok şey var ben şimdi gidiyorum albüm yapayım sonra gelir anlatırım.

8 Temmuz 2012 Pazar

Kayra'nın Yolu

"Ve şimdi, beni bulunduğum noktaya getiren bencilliğim yine bir insanı mutsuz ediyordu. Beni yaratana duyduğum acı nefret de bencilliğimdendi. "Ben böyleyim!" demek kadar korkunç bir söz yoktu. Ama ben hep öyle söylemiştim, karşımda yaptıklarımın, düşündüklerimin doğru olmadığını söyleyen ve beni seven insanlara. Ben böyleyim. Değişemeyeceğime inanmak o kadar kolaydı ki! Yokuş aşağı inmek kadar zevklisi yoktur. Hele tırmananlarla, her yükseldikleri birkaç santimde kilolarca ter dökenlerle alay etmek ne kadar rahatlatırdı ruhumu! Zayıf olduğum için kötüydüm. Tırmanamadığım için normal olmadığımı kabul ettirmeye çalışıyordum. Çünkü tesadüfen keşfetmiştim düşünmeyi. Ve konuşmayı. Dolayısıyla bu yolla birçok insanı aklımın hasta olduğuna inandırmıştım, benden başarılar beklememeleri için. Ama dünyanın en sıradan insanı kadar normaldim aslında. Yalan söylüyordum herkese. Hepsi bu. "
-Kayra

6 Temmuz 2012 Cuma

hatırlat da haziran sonlarında çocukluğumu yakalım


sen beni öpersen belki de ben fransız olurum
şehre inerim bir sinema yağmura çalar
otomobil icad olunur, zarifoğlu ölür
dünyadaki tüm zenciler kırk yaşından büyüktür.

-senegalliler dahil değil

sen beni öpersen belki de bulvarlar iltihablanır
çağdaş coğrafyalarda üretir cesetlerini siyaset bilimi
o vakit bir sufiyi darplarla gebertebilirsin
hayat bir yanıyla güzeldir canım, sen de güzelsin

-yoksa seni rahatsız mı ettim?

sen beni öpersen belki de aşkımız pratik karşılık bulur
ne ikna edici bir intihar girişimidir şimdi göz göze gelmek
elbette ata binmek gibidir seni sevmek sevgilim
elbette gayet rasyoneldir attan atlamak

-freud diye bir şey yoktur.

sen beni öpersen belki de ben gangsterleşirim
belki de şair olurum seni de aldırırım yanıma
bilesin; göğsümde hangi yöne açmış tek gülsün
yani ya bu eller öpülür, ya sen öldürülürsün.

-haydi iç de çay koyayım.


ah muhsin ünlü

4 Temmuz 2012 Çarşamba

kuru kuru gitmiyor.

  başlık tamamen alakasız. sadece bu gün bizi çok güldürdü. belki sonra anlatırım.
  uyku? gözümüzü kapatıyoruz ve beynimizin içinde çok çılgın şeyler olmasına izin veriyoruz. sabahında da yeni bir güne başlamaya yetecek enerjiyle uyanıyoruz. peki, uykusuzluk? gözlerimizi kapatıyoruz ve zaten beynimizin içinde yeteri kadar çılgın şey olduğu için daha fazlasına izin vermiyoruz ve uyuyamıyoruz. hayır hayır öyle değil.
  uyku? gözlerimizi kapatıyoruz ve dünyanın çılgınlığından kurtulup beynimize saklanıyoruz. sabah da bilirsin işte... uykusuzluk? beynimizin içinde hiç huzur yoksa ve gördüğümüz rüyalar yaklaşık 2 saatlik ve molasız hollywood filmlerini aratmıyorsa, daha fazla uyumayı reddediyoruz.
  anlayacağınız BU KONUDA HİÇ BİR FİKRİM YOK! bazen kendimi uyandırmıyorum. tüm gün başımın ağrıyacağını bile bile rüyada kalmak için zorluyorum kendimi. freud bok yesin onu dinlemeyip rüyalarımı yazsaydım ne yaptığını anlamadığınız ünlü bir senarist olacaktım. antidepresanlar da freud'a katılabilirler. 
  uykusuzluğun en sıkıcı yanı beynin süper çalışsa da vücudundan tam verim alamamak. gözlerin yanar kitap okuyamazsın, kolların ağırlaşır herhangi bir iş yapamazsın, bacakların yürümek için olduklarını unutur. bence tüm bunların bir sebebi var. beynimiz bize uyuma düşün demek istiyor. bedenine de öyle sinyaller gönderiyor "hey hey sen hadi hepiniz yorgun davranın sadece ben çalışacağım." -geçen yazımda da beyne yüklenmiştim dimi- böylece tüm enerjiyi kendine saklıyor piç.
  bu saçmalığı buraya kadar takip ettiyseniz sizin de uyku sorununuz olabilir. ama asıl sorun "günde şu kadar saat uyunmalı aman efendim uyku çok önemli" diye konuşan bilim insanlarının bizi uyutmaya çalışıyor olması da olabilir. bence siz de uyumasanız kendimi bu kadar yalnız hissetmeyeceğim. ama lütfen karşıma gece geç vakitlere kadar oturup sonra öğlene kadar uyumalarla gelmeyin.
  başlık ön sevişmeyle ilgiliydi.

29 Haziran 2012 Cuma

nöronlarımıza hakim miyiz?

  her şeye bir açıklama getirmeye programlı beynimiz cevapsız sorularla karşılaşınca hemen çalışmaya başlıyor. öncelikle en kötü sonuçlar doğuracak şeyleri getiriyor akla. bunun böyle olmasını da aslında hayatta kalmamızı sağlayan reflekslerle falan feşman bağdaştırıp bilimsel açıklayıp, BEYNİNİZE HAKİM OLUN deyip konuyu kapatabilirdik elbet ama yapmayacağız. neden yapmayacağız çünkü biraz içimizi dökmemiz lazım öyle değil mi?

  sevgili beynim,
  şimdi tüm suçu sana atıp, her şey senin paranoyaklığın azcık nöronlarına hakim ol be organ! diye çemkirmeyeceğim sana. bu gün senin yanındayım dostum. çünkü, öyle yada böyle sana bir hayat borçluyum. yani nefes almayı öğrenmeseydin sen de bende bu günleri göremezdik öyle değil mi? evet öyle. asıl konuşmak istediğim, ne yapıyorsun da her seferinde haklı çıkıyorsun? çünkü arada bir haksız çıkmış olsaydın ben de şimdi sana güvenilmeyeceğini söyler kendi kendime, içimi rahatlatırdım. bu durumda ne içimi rahatlatabiliyorum ne seni susturabiliyorum, yemin ediyorum zorla çoklu kişilik bozduracaksın adama.
  hani bir de her aklımdan geçenin aslında başka bir evrende yaşanıyor olma ihtimali gibi çılgın teorilerle dolu bir dünyadayken havadan nem kapar şu halin yok mu? konuşsana beyin! söylesene, yahu tamam abartıyorum her şey benim düşündüğün gibi olmayabilir aslında ben de yanılıyor olabilirim, desene. ama yok demezsin ille de senin dediğin olacak. ta ki başka bir beyinin başka bir ağza gönderdiği sinyaller sayesinde benim kulaklarıma gelip sana aktarılan kelimeleri algılayana dek. o zaman hemen de ikna olursun. hayır efendim ikna ol! olma demiyorum ne yaparsan yap da sonradan bir daha dır dır etme bari. ikna olmuyorsan da adam gibi söyle yavrum neden korkuyorsun sanki. ben arkandayım senin ya... bak valla hiç sonunu düşünmene lüzum yok oh mis! yeter ki sonradan aklıma yeni olasılıklar getirmeyi bırak da ikimiz de rahat edelim.
  bir organı adam gibi aldım karşıma bunları söylüyorum azcık kıymetini bil. ne insanlar var sıkıyorlar pekmezini akıtıyorlar kafalarının. diyorum ya ne insanlar var ortam çok kötü. AHA yakaladım seni yine ne insanlar var ortam çok kötü fikirlerini getirip soktun aklıma! bak adam gibi laftan anlamayacaksan vurucam alkolü vurucam kimyasalı tependen aşağı o zaman göreceksin.
  hadi ikna olmadın diyelim ve haklısın da tamam kabul o zaman neden bütün çakallığını konuşturup da işin içinden zekice hamlelerle çıkmıyorsun? illa deneysel takılacaksın... oysa tecrübelerinden ve henüz tatmadığın ama çözümlemesini yaptığın başkalarının tecrübelerinden edindiğin bilgi sayesinde kırk takla attırırsın sen adama ama işine gelmiyor. garezin bana senin zaten.
  neyse bak gidip dizi izleyeceğim ne olur düşünmeyi bırak tatildeyiz çünkü. öff 

ilk umarım son.

  bu, bu bloğa alkollü yazdığım ilk ve son yazı olacak sayın okuyucu. neden ilk derseniz o dostluğun şanından. neden son derseniz de o da az çok burayı ciddiye alışımdan. ha şunu da belirteyim kafam iyiyken daha ciddi bir insanım ben. şimdi... nereden başlayacağımı tam bilemiyorum. benim, onun hakkında yazmam gereken bir arkadaşım var. şimdi bana hesap yaptırmayın kaç yıllık bilmiyorum, lise birinci sınıftan beri öyle yada böyle arkadaşım. gelelim "neden onun hakkında yazmak durumunda bıraktı beni hayat?" sorusuna. bunun cevabını sizlerle paylaşmayacağım çünkü biraz özele kaçıyor. bu tamamen benim kendi içsel dünyamla alakalı bir borçtur sevgili okuyucu. ben bu tarz borçlarımı genelde karmaya havale ederim. fakat bu durum farklı ve karma ile hiç alakası yok.
  şimdi bir soru geliyor, "neden? ama neden hak ettiği kadar güzel insanlar hep geç çıkar insanın karşısına?" şimdi bu size çok sıradan bir soru gibi geldi dimi? "la sende ne diyorsun herkes böyle düşünüyor" dediniz değil mi? eğer bunları dediyseniz çok yanılıyorsunuz sayın okuyucu. çünkü bu dünyada o kadar güzel insanlar var ki bazen karma bile bilemiyor onlara nasıl davranacağını. bilemiyor çünkü iyilikle iyi davranmak arasındaki o ince çizgi günümüz insanı için çok karışık bir halde. iyi bir şey yaptığını sanıp yanılan öyle çok insan var ki ister istemez dengeler değişiyor. insanın kafası karışıyor çünkü kendini karşısındakinin dünyasına odaklıyor, onu keşfetmeye çalışıyor, onun iyisi ile kötüsü arasında kalıyor ve bazen kendini unuttuğu için kendine kızıyor. sonra insanlık hali deyip kendini de yarı yolda bırakıyor. sonuçta nereden bileceğiz ki tüm bu yaşananlar ne kadar gerçek?
  bu arada bir arkadaşımla ilgili yazacağım demiştim neyse laf lafı açıyor.
  bu dünyada neyin hesabını kimden sorabiliriz ki? beni ne biçim yetiştirdiniz diye anamıza babamıza mı çemkirelim ne yapalım? her yaşadığımızın hesabını bi şekilde dönüp dolaşıp sadece kendimize verebiliriz. o yüzden biraz da kafaları rahat bırakmak lazım. pişman olunacak ne yapmış olabiliriz ki? sınırları zorlasak neyin mantıklı bir açıklamasını yapamayız ki? delilik de insanoğlunun uydurması bi yerde.

  yazıyı en baştan okuyup düzeltme yapmayacak kadar çok samimi buluyorum bu gece seni sayın okuyucu. mutlu, hadi olmadı mutsuz günler.

28 Haziran 2012 Perşembe

rorschach testi

  bu rorschach amcanın mürekkep testini filmlerden falan biliriz. anlamını bilmediğim lekelere internetten biraz bakıp normal cevaplar verdim çoğuna ama şimdi göstereceğim testte gördüğüm şeyin sex olması ve anlamının aslında anne olması freud'u delicesine haklı çıkarmaz mı?


27 Haziran 2012 Çarşamba

büyük şehir

  bilgeyle buluşmak için kızılaya indim. bakın farkındaysanız indim diyorum çünkü bulunduğum yerden kızılaya bir dağdan inercesine iniyoruz. resmen küçük şehirden büyük şehre adaptasyon sorunu yaşadım bugün. trabzonda 5 dakikada meydanda olabiliyor insan trafik diye bir şey yok. dolmuşta "yeter artık indirin beni" diye bağırmamamın tek sebebi müzik dinliyor oluşumdu. tamam ankarada doğdum büyüdüm o dolmuşlara çok bindim ama yine de yeniden alışmak zor geldi arkadaş ne yapayım?
  trafik yüzünden bilge geç kalınca ben de ankaranın tadını çıkarayım dedim. dostun önünde oturup geleni geçeni izledim. ne diyeceğim size, ankara ne güzel şehir bee. bir de herkes birbirini tanıyor bir şekilde. yani öyle yoldan geçen dur hele sen kimin kızıydın tadında değil ama bir jenerasyon toptan arkadaş. olmadı senin arkadaşın onun dersanesinden en yakın arkadaşının eski sevgilisinin komşusu çıkıyor. böyle çılgın bir şehir işte ankara. çılgın demişken, dolmuştan indim yürüyorum tabi unutmuşum ankaralıların güven parkta dinozor beslediğini, güvercin-dinozor karışımı o şeyi görünce bir an korkmadım diyemem. neyse, dostun önünde otururken çantamı beğenen bir kadınla konuşmaya başladım, ne güzel insanlar var ankarada. kadın istanbuldan gelmiş ankara siyasalda doktora yapıyormuş. iki dakikada memleketin halini konuşan emekli amcaları çıkarttık içimizden. saklayacak değilim benim de içimde bir emekli amca yatıyor-meyhane sevmemden belli zaten-
  sonrası tahmin edildiği gibi gelişti bilgeyle yemek yedik sarılıp gezdik sokaklarda. ay hiç iflah olmayacağız sanırım 30 yaşımıza geldiğimizde de sarılıp gezeriz biz. bir ara evlenip çoluk çocuğa karıştığımız zaman da birbirimize, "geliyo musun bize amk" diye mesaj atacak mıyız acaba diye düşünmüştük. sanırım atmayacağız. ama atarsak daha güzel olmaz mı?


     biz küçükken ankaranın nüfusu, bir şehirdeki tüm çocukların birbirini tanıyabileceği en kalabalık şehir nüfusu kadardı.





26 Haziran 2012 Salı

ben geldim.

  her geldiğimde birçok değişiklik oluyor. bazen odama kullanmadıkları şeyleri koymuş oluyorlar, yeni fotoğraflar çekinilmiş duvarlara asılmış oluyor, kardeşim yeni kıyafetler almış oluyor, bizim ufaklık artık herif olmuş oluyor, bir sürü kitap okunmuş raflara dizilmiş oluyor, mutfağa yeni tabaklar alınmış olunuyor... ama en çok tanımadığım o terlikleri getirip "al kızım bunları giy" dediğinde annem, duygulandım. bir an burası benim evim değil siz kimsiniz diye bağıracaktım. yani o terlikler de nereden çıkmış eski terliklerin nesi vardı ki?
  sorun terlik de değil, ben yokken işler baya değişmiş. yemekler tuzsuz yapılıyor artık, yeni alışkanlıkları var bizimkilerin. neyse ki annemin o güzel sofraları hala eskisi gibi. gerçi masanın köşesine konulan ilaçların sayısı artmış kutudan taşıyor hatta bazıları, sanırım yaşlanıyor bizimkiler, ama olsun yine de alışabilirim. yani sanırım. sanırım alışabilirim.
  peki alışmadım diyelim ne olacak? benim evim trabzonda derim ki ben zaten her zaman. zaten iki yıl sonra çalışmaya başlar ankarada kalmam da. o zaman benim evim neresi olacak? aile içinde göçebe yaşayan bir insan oldum resmen. aklıma emrenin mahallede, "BEN DE BU MAHALLENİN BİR SAKİNİYİM" diye bağırması geldi. "hiç de sakin görünmüyorsun sen, gel bakalım bin ekip otosuna." diyerek beni de alıp bir yerlere götürür herhalde hayat. neyse hepimizin canı sağ olsun.

25 Haziran 2012 Pazartesi

haziranda doğmak da zor be

  küçükken en çok aklıma takılan sorulardan biri de şuydu, "abla olan benim. iyi de o zaman nasıl kardeşimin doğum günü benden önce kutlanır??" gerçekten çok düşündüm. birileri beni fena halde kandırmaya çalışıyor olmalıydı, ortada büyük bir yanlış anlaşılma vardı ve büyüklerden kimse bunu fark etmiyordu!! her şeyi kendi başıma halletmeliydim! onlar farkına varana kadar tüm 28 mayısları kardeşime zindan etmeliydim!! elbet dahice planlarım vardı, çıkardığım kavgalar sayesinde kardeşimin doğum gününe gelen herkes bana da hediye getirirdi... veee ben, herkes "iyi ki doğdun" diye bağırırken "keşke doğmasaydın" diye çığlıklar atardım ki doğum günü lanetimin başlangıcı işte bu zamanlara kadar uzanır dostlar.
  bir ay sonra benim doğum günüm geldiğinde, gelenler "e senacım senin hediyeni de geçen ay vermiştim" derlerdi. çılgınlar gibi hediye paketi açmışlığım falan olamadı hiç. zaman geçtikçe kardeşimin doğum gününün neden benden önce kutlandığını anladım. fakat bu sefer de önüne geçilemez bir sıkıntı vardı karşımda... OKUL.
  şıçtığımın okulunda herkes doğum günü kutlarken ben karne aldıktan sonra annemlerle mum üfler 1-2 hediye alırdım ve yıl boyunca ona buna aldığım doğum günü hediyelerinin karşılığını asla göremedim. karşılıksız vermeyi de o tarihlerde öğrendim demek ki.
  tüm eğitim öğretim hayatım boyunca sadece bir kere anaokulunda doğum günüm kutlandı ve eminim o da erken kutlanmıştır. 24 haziran doğmak için çok sıkıntılı bir tarih bu açıdan bakılınca. sonra dedim artık büyüdük yani evde doğum günü kutlamalar falan artıyor ben de evde kutlayayım... herkesi çağırdım, annem hazırlık yaptı ve SADECE BİLGE GELDİ!! koca pastayı çatalla yedik hepsine inat. oh olsun :( olum gelmeyecekseniz haber verin bari şerefsizler!!!
  yıllar geçti lise zamanlarında artık yazlığa falan gitmediğim için doğum günüm istanbulda kutlanır oldu e bir nebze daha neşeli geçmeye başladı. 18. doğum günümde baya kalabalık olduk mesela (hep akraba falan işte). kız 18 oldu içecekse bizle içsin bi gidip takılalım diyen çılgın da çıkmadı sağ olsunlar.
  neyse azizim ben yavaş yavaş bunları aşmaya başladım derken yine istanbulda bir doğum günü, 19 olacağım, şansa bak aşkı memnunun finalini de 24 hazirana koymuşlar. HAYIR EFENDİM BOK MU VAR?? o günden kalan bir tane bile güzel fotoğraf yok :( kimse makineye bile bakmamış. ben tek başıma pasta keserken tüm gözler televizyonda.
  sen gel yıllarca bu travmaları yaşa sonra üniversitede "lan bu sefer çok çılgın olacak" de, önceki sene yaptığım hatayı yapmayacağım bu sefer geç gidip burada arkadaşlarımla kutlarım diye hayal kur sonra herkesin o gün memlekete gideceği tutsun :((( üstelik sevdiğim adam da hiç umursamamış. bilmesine ramen bir kutlayayım dememiş. moral sıfır, ertesi gün zaten uçak var, ankaraya gidilecek gece erkenden bitmek zorunda... EN SONUNDA BU DA OLDU ağlattınız beni doğum günümde.
  tüm bunların üstünden 12 ay geçti ben hepsini sindirdim her şey çok güzel gidiyor gibi gibi derken bir 24 haziran daha geldi hani artık umursamıyoruz arkadaşlar olarak da doğum günü falan kutlamalar geride kalmış hafiften. ben o kadar umursamıyorum ki 24 haziran gecesine otobüs bileti aldım ankaraya gideceğim. o yolculuk boyunca ben ve çevremdeki 5-6 insan uyuyamadı. sürekli kısık fakat mutluluğunu gizleyemeden " ay canım yaa çok teşekkür ederim. sağ ol. senin deee seninde ayyyyy..." diyen bir ses. bir yandan da "bu saate kadar aramadıysa kesin son anda arayıp süpriz yapacak sevgilim benim yaae" diye geçen bir iç ses. merak etmeyin dostlar lanet bozulmadı bu sene de sevgilim unuttu doğum günümü.
  yani ne bileyim bence doğum günü çok özel bir şey. dünyanın güneşin etrafında dönmesi falan düşünme bunları geç. sen bu dünyaya gözlerini açmışsın düşünmeye, görmeye, sevmeye başlamışsın öğreniyorsun, yaşadığını hissediyorsun, hissettiriyorsun. yani senede bir kere iyi ki varsın diyen insanların olması çok güzel. bunu diyen insanların özel olması daha da güzel. bir 24 haziran gelecek ve lanet bozulacak bence. bence bu kesin olacak yani. çünkü iki senedir doğum günü yazılarımdan kahır keder akıyor. sevgiler...

19 Haziran 2012 Salı

martılara taş atan kız.

 " kimsin diye sordu sadece ve beklediği yanıtı asla alamadı. öyle beceriksizdi ki defter arasında çiçek bile kurutamadı."
  ne karanlık caddeleri uzak şehirlerimizin ne umutsuz bekleyişi yüreğimin, öyle bir martıya falan yüklenemeyecek kadar ağır arzuları anlatacak betimlemeler yapamayacaktı bundan sonra. anlayan insanlar buldum sanacaktım ve her zamanki gibi işin içine kelimeler girdiğinde her şey başa dönecekti. insan kalabalığında yalnızlığını paylaşıp azaltmaya çalışan herkes ümit verecek bize, bir gün uzak şehirler artık uzak sayılamayacak kadar genişler sınırları diye. biz mi dedim affet. ben sadece insanlara seni değil bizi anlatmak istedim.
  belki zamanın nasıl geçtiğiyle ilgili farklı bir algıya kapılırım da bir gün gözlerimi yalnızca mutlu olduğumuz o güne açarım.

sabır pls

  kimse dünyaya bir şey için gelmiyor. kimsenin öyle dünyayı değiştirmek gibi bir görevi de yok spontane gelişiyor hep olaylar. savaşlar, aşklar hepsi can sıkıntısından... canı sıkılan insan saçmalıyor, vay efendim benim ırkım daha iyi, dur accık toprak daha alak falan diyor. daha minimalist takılanlar ay azcık şununla gezeyim durun biraz da bunun yanağından öpeyim diyor. bir de benim gibi öküzler var ki işte can sıkıntısından mutsuzluğun dibine vurup boş boş önündeki kağıtlara bakıyor bazen de işte kağıtlar yetmiyor.
  mutsuzluk bıraksın artık peşimi de bari ders çalışayım :(

  "allah makine, inşaat okuyanlara sabır versin, biz maliyeyi 4yılda zor bitiriyoruz" -anonim

17 Haziran 2012 Pazar

sigara bitmeden biten konuşmalar.

  ağzına kadar kelime dolu olsan da doğru olanları seçmek çok zor. zaten kim kafasının içinde yaptığı o süper ikna edici konuşmaları karşısında o varken de yapabiliyor? bunu yapabilseydim ne üniversite okuyor olurdum ne de şu an bir bilgisayar başında yazı yazıyor olurdum. ben de birçoğunuz gibi kendini özgür sanan ama iki lafı bir araya getiremeyen piçlerdenim dostlar.
  asıl diyeceğim son dal sigaramı onunla konuşurken yakarım diye sakladım. şimdi sigaranın yerini unuttum.

16 Haziran 2012 Cumartesi

her ağladığımda "dün hiç aklıma gelmezdi bu gün ağlayacağım" diyorum.

  ve ertesi gün olduğunda genelde her şey düzelmiş oluyor. ama artık korkmaya başladım ağlamalar arası zamanlar azaldıkça, öyle bir gün gelecek ki ertesi gün de ertesi gün de ağlanacak. ağlanacak şey kalmayacak, tutup ağlayacak ne kaldı ki diye ağlayacağım. küçükken hep benim kadar ağlayan bir çocuk daha olsun diye dua ederdim. o zamanlar da yalnızlıktan kaçıyormuş demek insan. fakat kaçtığın şeyin içinde kendin varsın, tuhaf... üstelik ben anlarını biriktiren insanlardanım. içimdeki çocuğun ölüşünü, ne zaman yaşlandığımı bilirim ama nasıl yüzmeyi öğrendiğimi, ilk sigaramı ve ilk öpüşmemi hatırlamam. yani beni kısa anlar ilgilendirir hani kumbaranın dibinde kalan, kapağı ilk açtığında düşen 5 kuruşlar gibi anlar.
  keşke her ben gidiyorum dediğimde kalkıp gidebilseydim.